-->
Musica etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Musica etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Temmuz 2010 Cuma

Sine - Oyuncak Adam

Ntv Spor ekranlarından, ve tabii Radio Eksen'den tanıdığımız bir isim Sine Büyüka. Müzikle pek haşır neşir. Ve hatta tutkunu müziğin. Bir gün prodüktör koltuğundan albümler sunması bizlere, hayali. Umarım müzik sektöründe kalıcı izleri olur. Şimdi biraz da Oyuncak Adam'dan bahs açmalı. Şarkı elektronik temeller üzerine kurulu, ama işin pop öğeleri de mevcut. Ki bana kalırsa albüm genelinde farkındalığı olan şarkılar da dinleyeceğiz. Oyuncak Adam'ın klibini çok doğal buldum, sözleri de cana yakın, daha aşkvari, daha kıpır kıpır. Şarkının altyapısı ve sözleri Sine'ye ait olup, düzenleme işini Toni Cottura üstlenmiş. Klibin yönetmeni ise Dağhan İş. İlk etapta beni meraklandırdı Oyuncak Adam. Bu önemli bir done. Albüm çıksa da dinleyip notlarımı alsam diye bekliyorum şimdilik...



@ Official
@ Rock'n Doll

25 Haziran 2010 Cuma

DJ Fonetik - Naturalness of the Mechanism (2010)

Ülkemizde son zamanlar aşılmakta olan fakat hala tam aşılamamış, keza eskiden elektronik müzik deyince bütün çağrışımların yüksek tempolu techno veya türevi müziklere gitmesi sorunsalı. Günümüzde yavaş yavaş electronica başlığı altında daha düşük tempolu, biraz daha içe dönük, derinlere inen ve nitelik bakımından biraz daha sanatsal işlerin olduğu müzikler ortaya çıkmaya başladı. Buna son örnek olarak yeni dinlediğim bir albümü vererek başlamak isterim. Sanatçımızın ismi Fonetik ve prodüktör olarak alternatif düsturu olan bir isim. Bir kaç araştırmadan sonra kendisi hakkında bir kaç bilgi edindim. Diskografisi çok kabarık biri değil ama yaptığı her işte insanı cezbeden nüanslar yakalayan ve gelecekte çok iyi işlere imza atacağını hissettiren bir isim. İlk olarak 2009 yılında Amerika'dan Viro The Virus adlı rapçi ile çalışarak "Bud, Sex, and Beers Volume 1" adlı albümüne konuk sanatçı olarak girmiş. Ardı sıra bu sene içinde Türkiye'nin underground rap vokallerinden Raziel Nisroc'un Ritüel adlı kısa çalar albümüne "Jargon" ve "Raylar" adlı iki altyapı vermiş kendisi. Buraya kadar anladığımız, Fonetik'in hiphop ile yakın ilgisi olduğu. Fakat son albümünü dinleyince elektronik müziğe de çok iyi uyum sağladığı hatta ana dalının bu olabileceğini hissettirdiği bariz ortada.

Lafı fazla uzatmadan kendisinin ilk instrumental albümü olan "Naturalness of the Mechanism" adlı albümü hakkında bilgi vermek isterim. Albümde karanlık ve buğulu bir hava var ama aynı zamanda ritmik bir irade ve dinamizm yok değil. Sanki içten içe seni üzmek istiyor ama bir yandan da umut vermek isteyen tınılar bütünü. Tarzlara inildiğinde downtempo, IDM ve ambient stillerini içeriyor diyebiliriz. Yalnız ben ucundan köşesinden post rock çağrışımı yapmadım desem yalan olur. Yer yer disstortion gitarlar, genelde parçaların çıkış yaptığı bölümlerde bateriler ve yüksek sesli ziller kullanmış Fonetik. Albümde "Cracked Mind", "Childhood Delusion", "Insomniac" ve "Puppet Planet" en beğendiğim parçalar arasında yerini aldı.

Vokal kullanılmadan bir parçanın lisanının sadece armonilerden ibaret olduğunu varsayınca, betimlenmek istenen tabloyu yaratmak bir müzisyenin müzik kurgusunu çok iyi yapabiliyor olmasını gerektiriyor olsa gerek. Bu bağlamda "Insomniac" adlı parça dediklerimi özetliyor, kendisi kesinlikle uykusuzluğun tınılara yansımış hali. Buna hiç şüphe yok. Altyapıdaki o saat tıkırtıları, geçmek bilmeyen dakkalar olmuşken, diğer bir yandan müziğin o uyuşturucu etkisi yapan saykik sesler bütünlüğü resmen "Insomniac" eşittir bu müziktir demek istiyor. "Puppet Planet" ise sizi 7 dakika boyunca koltuğunuza yapıştıracak albümün lokomotifi resmen. Hızlı koşan, duraksayan, yorulup dinlenen ve tekrar koşmaya başlayan, insanı farklı galaksilere yolculuk yaptıran ve sentetik tınıların nesnelliği diyesim geliyor. Albümün ismi zaten bunu anlatmıyor mu? Bir yanda tuşlu akustiklerin başını çeken enstrümanlardan piyano, yaylılardan keman ve diğer yanda synthesizer sesleri, elektronik davul setlerinin dizilimi, efektler ve "Naturalness of the Mechanism" adının albüm içinde yatan anlamı.

@ Last.fm
@ MySpace
@ Download
@ HiphopLife

Applescal - A Mishmash Of Changing Moods (2010)

Farklı görünüşü ve genç yaşıyla Hollanda'nın yeni nesil prodüktörlerinden biri olan Applescal yahut gerçek adıyla Pascal Tertapen yeni albümüyle tekrar bizlere selam durdu. Geçen yılki debut albümü A Slave's Commitment'in ardından bu yıl yine aynı label'dan yeni albümü A Mishmash Of Changing Moods'u piyasaya sürdü. Label demişken Pascal'ın Traum Schallplatten'le çalıştığını not düşelim. Yaptığı müziği karmaşık bulmakla beraber melodi sever biri olarak böyle karmaşıklığa can kurban olsun demekten de çekinmiyorum. Havada electronic kokusu var, ama minimalliğinden taviz vermiyor. Sonra yanına bir techno yanaşıyor ufak ufak. We love techno diye haykırıyoruz sonra, tutamıyoruz kendimizi. Bu genci daha süslü nasıl anlatırım hiç bilmiyorum. Amsterdam'da yaşayan Applescal'ın müzik tutkusu çocukluğuna dayansa da yaşı itibariyle öyle ahım şahım bir profesyonel geçmişe sahip değil. 23 yaşındaki birine göre arkasında hayli iyi işler bıraktığını vurgulamak da şart tabii. Olayın güzel yanı ise bu işlerin daha da artacak gibi görünmesi. 14 şarkılık A Mishmash Of Changing Moods'un debut albüm nazarında farklı ve benzer yanları mevcut. Yine yer yer breakbeat'ler eşliğinde downtempo vurgusunu yiyorsunuz, ambient sürecini yaşadıktan sonra dans ritimleri aklınızı başınızdan alıyor. Bir garip yani, melodilerin içinden nasıl geliyorsa öyle. Albümden The Key Of Genes, Roofs Of Heaven ve Observing Enlightenment benim vazgeçemediklerim.

@ Official
@ MySpace

*Yazı Bant 60. sayıda konuşlandı sanki.

11 Şubat 2010 Perşembe

Dessa - A Badly Broken Code


2010'un Şubat ayını adımladığımız şu günlerde Dessa bizler için A Badly Broken Code adında bir albüm seslemiş. İyi de etmiş. Albümün duyurusunu tee Dixon's Girl parçasıyla almıştım ben. İyi ve güzel bir albümün yolda olduğunu tek bir şarkısıyla bile hissettirmişti bize Dessa. Ahh güzel Dessa. Peki kimdir bu Dessa? Bu soru birçok yanıtı da beraberinde getirebilir, lakin kendisiyle tanışıklığımın False Hopes isimli albümle olduğunu söylemeliyim. Ve tabii Doomtree tayfasıyla olan tanışıklığım, Dessa'yla ilişkilerimin şekillenmesinde önemli bir rol oynadı. Bilinmesi gerekenlere şu da eklenmeli; Dessa'nın debut albümüne kadar birkaç toplama albüm ve EP çalışması oldu. Fakat profesyonel bir albüm bazında ilk solosunun A Badly Broken Code olduğunu söyleyebilirim. Sonra Dessa için tanımlamalarımız şöyle devam edebilir; bir mc, başarılı bir bayan vokal, bir öğretmen ve iyi bir söz yazarı. Sanırım iyi bir şarkıcıda olması gerekenlerin fazlası var noksanı yok kendisinde. Bu güzel kadın bize Minneapolis semalarından el ediyor, görmezden gelmiyoruz biz de. Az önce Doomtree ismini attık ortaya, ama ses vermedik. Akıllarda soru kalsın istemem. Şöyle ki; özellikle hip hop tekelinde Doomtree ismini duymayan insan pek azdır. Zira önemli sanatçıları bünyesinde tutan bir oluşumdan bahsediyoruz. Kimler mi var? Dessa ile birlikte P.O.S, Paper Tiger, Lazerbeak, Cecil Otter, MK Larada ve dahası bu oluşumun bir parçası. Ortak albümleri ve konserleri oluyor, aynı yörenin evlatları hepsi. Albümümüzün mutfağında bu saydığım isimlerin birçoğu bulunuyor mesela. Biliyorsunuz ki, bir albümün prodüksiyon kısmı ilgili albümün başarısını pozitif veya negatif yönde %100 etkiler. Bu güzel ekip sayesinde artı hanemiz dolup taşıyor A Badly Broken Code'da. Gerçi düet listesinde isimleri geçmiyor ama olsun, böyle de iyi böyle de güzel.

Doomtree'yi iyi yansıtan bir isim Dessa. Ortaya çıkan müzik salt hip hop değil, temelleri hip hop'a uzansa da çeşitliliği fersah fersah geçen bir albüm, ve onun yansımaları. Bir nevi evrilme yaşanıyor, tanık olmak pek güzel. Tabii bunda Dessa'nın vokal kabiliyeti çok çok önemli bir unsur. Akılda kalıcı kafiyeler, ara ara yükselen sert & hızlı nakaratlar ve tüm bunların yanında o bahsini ettiğim vokal yeteneğinin bir getirisi olarak şarkı içindeki inanılmaz geçişler. Bu geçişler tek bir şarkıyla da sınırlı değil üstelik. 15 şarkılık bir albümden bahsediyoruz ve tüm şarkılarda çoğulu kapsayan bir durum bu. Dessa; melankoli kokan, kırılgan bir kız çocuğu olarak karşımıza çıkabildiği gibi, bunun tam zıttı bir şekilde tezahür edip sert bakışlı rapper kimliğiyle de selamlayabiliyor bizleri. Hayran olmamak elde değil inanın. Ve tam da bu noktada, bir arkadaşım kendisini Sage Francis'e benzettiğini vurgulamıştı. Ben de altını çizmeliyim bu noktanın, özellikle söyleyiş tarzında kimi benzerlikler göze çarpıyor bu ikili arasında. Ama bir Sage Francis albümü kalbimizin en derinlerine inemezken, Dessa bunu bonus olarak başarıyor, hiç acımıyır. Üstüne para da istemiyor, sevgilerimizi ataçlıyoruz kendisine. Başka ne yapabiliriz ki? Albüm tümden iyi olsa da öne çıkan parçalar var illaki. Matches to Paper Dolls bunlardan ilki, dinlemekten bayılsam da asla bıkmayacağım, bıkamayacağım bir parça. Mineshaft II'da bir altyapının hakkı nasıl verilir, bir nakarat nasıl kotarılır anbean yaşıyorsunuz. Dixon's Girl'ün sadece klibini izleyin diyorum, gece lambanızı yakın ve avuçlarınızı karlara teslim edin. The Chaconne güzel bir düetleme. Into the Spin ise kesinlikle uykuya yatırır gözlerinizi. Crew'e eşlik etmeden duramıyorum, sesim yan komşuyu rahatsız ediyor... Velhasıl güzellikler bekliyor sizi, bir an önce kapıyı aralayın, naz etmeyin.

<a href="http://oylumtanis.bandcamp.com/album/dessa-matches-to-paper-dolls">Dessa - Matches to Paper Dolls by oylumtanis</a>

@ Official
@ MySpace

*Yazı Bant 58. sayıda konuşlandı sanki.

7 Şubat 2010 Pazar

Burial - Archangel


Bir şarkıyla hayatı yeniden anlamlandırıp, yeni baştan ağlayıp, yeni baştan gülmeye başlayabilir misiniz? Ben başlamıştım.

"Holding you, good at being alone, good at being alone, good at being alone. Loving you, good at being alone, good at being alone, good at being alone. Kissing you,
tell me how can you, tell me i belong, tell me i belong..."

<a href="http://oylumtanis.bandcamp.com/album/untrue">Burial - Archangel by oylumtanis</a>

1 Şubat 2010 Pazartesi

Raziel Nisroc - Ritüel EP


Abstract hip hop müziğin ülkemizdeki başarılı temsilcilerinden ve savunucularından birini sizlere takdim etmek istiyorum. Kendisi uzun zamandır müziğe ara vermiş gibi dursa bile aslında sürekli piyasayı takip eden ve müzik adına yaşanan gelişmeleri yakından izleyen birisi. Vakti zamanında Sert Ünsüzler EP (2005) ve Mekan-ı Cehennem LP (2006) gibi çalışmaların altında imzası bulunan ve rap camiasının da takdirini kazanan bu yetenekli ve keskin sözlü müzisyenimizin adı Raziel Nisroc. Tanım cümlelerimizden sonra kendisinin geçtiğimiz ay çıkardığı ve aynı zamanda 2. solo albümü olan Ritüel EP'den bahsetmek istiyorum. Albümün çıkmasını baya uzun bir süre bekledik, ve nihayet zahmetli bir serüveni geride bırakarak kulaklarımıza misafir oldu Ritüel EP. Raziel'in bu yeni çalışması toplamda 6 şarkıdan oluşuyor, ve sadece bu 6 şarkı Raziel adına bir değişimin, bir bakış açısının ana fikrini bizlere yansıtmaya yetiyor. Doğru duydunuz, müziğe doğru atılmış bir bakış açısı var burda. Bu bakış açısı, albümü dinleyip sindirdiğinizde Raziel'in müziği adına belli tabuların oluşması veya yıkılması adına bir başlangıç olacaktır!

Aslında bazı dinleyicilerinin Raziel'i özellikle de Mekan-ı Cehennem albümündeki gibi hatırladığını ve dahası halen de öyle görmek istediğini biliyorum. Albüme gelen yorumların bir kısmı o yönde çünkü. Ama şunu unutmamak lazım. Müzik bir kısır döngüye girdi mi, işlevini yitirmeye de başlamış demektir. Burda tarzlardan ve genel anlamda müzik sound'undan bahsediyorum. İşin bir de rap müzik boyutu var tabii. Ülkemizde rap müzik ve uzantıları asla belli bir kalıbın ötesine geçemedi, bugün sokakta birine "rap nedir" diye sorsanız alacağınız cevaplar (şarkıcı isimleri, tanımlamaları vs.) üç aşağı beş yukarı aynı minvalde olur. Burda dinleyici kadar müzisyen, yani üretici kesim de suçludur. Bugün "Türkçe Rap" takısı giyen müziklerin/müzisyenlerin halen daha dergilerde (Reset candır) tek slot bile yer bulamamasının nedenleri de o sokakta verilen cevaplarda gizlidir aslında. Peki Raziel ne yaptı? Önce denedi. Ritüel EP bu anlamda bile takdir edilmesi gereken bir çalışma. Denemek ve bakış açısını dinleyicilere sunabilmek. Burda teknik anlamda ya da tamamen müzikal anlamda %100 verim alınamamış veya dinleyicilerin beğenisi kazanılamamış olabilir. Ama bu albüm, ileriki süreçler için atılmış koca bir adımdır. Bunu böyle okumak ve değerlendirmek gerekli. En azından aklıselimlerin yapacağı budur. "Ben yaptım oldu" değil, "ben denedim oldu" mantığıdır bu biraz da. Her neyse.

Albümün iç hatlarına geçecek olursak, benim dikkatimi en fazla çeken parça "Jargon" oldu. Sound olarak farklılığın yanı sıra bilindiklikten uzak bir yapısı var. Yani buralarda kolay kolay rastlamak mümkün değil bu tip şarkılara. Tarz olarak yurt dışında denenen şeylerin burada başarılı bir şekilde hayat bulabilmesi sevindirici. Tabii Jargon'un beat'ini üstlenen DJ Fonetik'e ek parantez açmalı. Raziel'e doğru bir yön göstermiş, teşekkürü hak ediyor gerçekten. "Suikast Notları" özellikle içerik olarak beklentilerden fazlasını verebilen bir şarkı. Son mix haliyle de değişik bir şekle bürünmüş. Daha dip bir beat üzerine hafif melankoli kokan (depresyon hırkanızı ihmal etmeyin), eski Raziel'den izler taşıyan bir şarkı gibi dursa da altyapının değişkenliği şarkıdan yine farklı tadlar almamızı sağlıyor. Ve bu noktada Raziel Nisroc'la sürekli ortak işlere imza atan Da Poet'i kutlamak gerekiyor. Aslında "Uzaylı" şarkısı için kutlamalıydım Da Poet'i. Zira daha basit bir döngüsellikle Raziel'in yine ortaya farklı şeyler dökmesini sağlamış. Vokal olarak oldukça üretken ve kabiliyetli bir isim olduğunu biliyoruz Raziel'in, ve bunu Uzaylı şarkısında bir kez daha kanıtlıyor kendisi. Şarkıdaki serkeşlik ve salaşlık hissi ise bonus adeta. Kompozisyon olarak da albümün en dikkat çekici şarkılarından ayrıca: "Galaksilerce sev beni Uzaylı!" Yine Fonetik'in imzasını taşıyan "Raylar" parçası şimdiden kült bir hava estiriyor dinleyiciler arasında. Şarkının altyapısı rahmetli Tanju Duru'nun, Duru Zamanlar albümündeki Raylar Boyunca'ya ait. Şarkıyı sesleyen isimse güzel insan Sumru Ağıryürüyen'di hatırlanacağı üzre. Bu vesileyle onlara selam etmek pek güzel olmuş. "Esperanza" şarkısına baktığımızdaysa storytelling havasının Raziel'e ne denli yakıştığını görebiliyoruz, hatta dinlerken aklımızda ufak klipler çekiyoruz Esperanza'ya. Son olarak "Fünye" parçasına değinecek olursak bolca mesaj içerikli bir hale bürünmüş, nakaratı özellikle can yakıyor!

Toparlamak gerekirse; düşük ritimde kovalanan abstract melodilerin hip hop temasıyla buluştuğu, çeşitli vokal denemelerin deneysellikle yarıştığı, tarz olarak basmakalıp olmayıp daha yaratıcı ve farklı kesimlere de hitap edebilecek bir sound'un ortaya çıktığı, lirikal olarak belli bir seviyeyi yakalayıp buna içtenlik duygusunu eklemeyi başaran, ve tüm bunların paralelinde farklı kompozisyonların güzel bir sesle can bulduğu kaliteli ve tadımlık bir albüm olmuş Ritüel. Alternatif şeyler arayanlar ve Raziel'i yeniden keşfetmek isteyenler hiç zaman kaybetmesin, doğruca müzisyenimizin web sitesine ve myspace sayfasına koştursunlar efenim. Keyifli dinlemeler.

<a href="http://oylumtanis.bandcamp.com/track/ii">ii by oylumtanis</a>

@ Official
@ MySpace

●İş bu yazı Reset 51. sayıda konuşlanmıştı sanki.

10 Eylül 2009 Perşembe

Woo Hoo


İsimlerini 2009'un ilk çeyreğinde duyduğum bir grup Woo Hoo. Zaten daha sonra onları Okan Bayülgen sağ olsun 2 defa Disko Kralı'nda gördük, daha çok beğendik sonra. Hmm, ne diyorduk. Evet. 2007 yılında müzik yapmaya başlayan grup 5 kişiden oluşuyor. Vokalde hello kitty dövmeli güzel insan Hazal Kazancı, gitarda Elif Duyulan, bas gitarda ve back vokalde Cansu Özkul, yine back vokalde ve klavyede Cansu Kandemir ve son olarak davulda da Gözde Oktaş bulunuyor. Onlar 80'lerin renkli müziğiyle uğraşıyor, ama repertuvarları bununla sınırlı değil. 80’ler, 90’lar ve 2000’lerin sevilen pop, funk ve disco parçaları her daim sunabiliyorlar müzik severlere. Ayrıca isteklerinize göre cover yapacakları şarkıları belirliyorlar. Bu şansı değerlendirmek için Facebook grubuna dahil olmalı muhakkak. Buna mükabil blog sayfaları da resmi adres olarak kabul edilebilir, ama malesef My Space sayfaları mevcut değil. O kadar da söyledik halbuki! Bu güzide cover grubunu her cumartesi -eğer konser etkinlikleri bittiyse yakında yeniden başlar, dert etmeyin- Jolly Joker Balans'ta kanlı canlı izleyebilirsiniz. Şimdilik Billie Jean ve Freed from Desire cover'larıyla idare edin. Vokalimizin güzel ve çekici sesi çarpmasın sizleri, üzülürüm sonra. Haydi keyifli dinlemeler.

Woo Hoo - Billie Jean (Michael Jackson Cover)
Woo Hoo - Freed from Desire (Gala Cover)

30 Ağustos 2009 Pazar

The Temper Trap


Vokalde Dougy Mandagi, bas gitarda Jonathon Aherne, klavyede Lorenzo Sillitto ve davulda Toby Dundas ile oluşan 4'lü bir grup The Temper Trap. Geçmişleri 2005 yılına dayanan Melbournelü bir indie rock grubu. Onlar, 2 aydır benim gündemimde. Özelikke Science Of Fear albümleriyle dikkatimi çeken grup, daha sonra Sweet Disposition ile yine mest etti beni. Ki bu şarkı "(500) Days Of Summer" adlı güzel filmin soundtrack'inde de yer almıştı. Bir kesim oradan aşina olabilir muhakkak. Ağustos ayında debut albümleri Conditions'ı yayınladılar. 10 şarkılık bir albüm ama bazı kaynaklarda ekstra track'e rastlamak mümkün. Hemencecik albümün çok iyi bir havası olduğunu söylemeliyim. Şarkılar birbirinden değerli. Bir serinlik hissine kapılıyorsunuz onları dinlerken. Ama bir yandan da coşkulu bir atmosferi var. Ara ara yükselen alçalan sekanslar. Tabii burdaki aslan payı güzel sesli vokal Dougy Mandagi'ye ait. Yer yer sertleşen davullar ve gitar birlikteliği çok eksantrik melodiler duymamızı sağlıyor. Albümdeki favori parçalarımın başında Science Of Fear, Sweet Disposition, Soldier On ve Drum Song geliyor. Özellikle Sciene of Fear'a Hervé tarafından yapılan remix fevkalade olmuş. Buna albümde rastlayamıyoruz ama. Aynı şekilde Sweet Disposition'a Martin Doorly'nin yaptığı remix de fena sayılmaz. Onları da es geçmeyin efendim. Keyifli dinlemeler.

The Temper Trap @ My Space
The Temper Trap - Sweet Dispositon
The Temper Trap - Science of Fear (Hervé Dub Remix)

31 Temmuz 2009 Cuma

Bajka


Müzik merkezli yazılarıma güzel bir sesle devam etmek niyetindeyim. Tanıtacağım kişi, uzun süredir beğeniyle takip ettiğim ve en sonunda hakkında birkaç şey yazma gerekliliği hissettiğim bir yüz. Kendisine Bajka deniyor. Resmi dilde Bajka Pluwatsch. Aynı zamanda kendisinin, "peri masalı" ve "müziğin & edebiyatın tanrıçası" manalarına gelen özel isimlerle anıldığını da söyleyelim. 1978 Hindistan doğumlu olan Bajka, güzel sesli bir şarkıcı. Sadece şarkı söylemiyor, şiir de yazıyor. Yazmakla da kalmayıp çeşitli ülkelerde etkinliklere katılıyor. Şiire merakı ve etkin bir şekilde bu işle ilgilenmesi, Güney Afrika'da başlıyor. Kim bilir belki de bu yüzden, kendisini Asya ve Afrika'da daha özel hissettiğini söylüyor. Zaten çocukluğunu da tamamen ailevi sebeplerden ötürü Portekiz ve Güney Afrika dolaylarında geçiriyor. Şiir kısmını bir tarafa bırakarak, müziğine dönelim isterseniz.

Şarkı söylemeye bir kilisede başladı Bajka. Daha sonra müzik, onun yaşamını şekillendirdi, belki de o müziğin etrafında şekil aldı. İkisi de mümkün tabii. Müzik sayesinde birçok ülkeye seyahat eden Bajka, birçok farklı yaşamla ve kültürle karşılaştı. Bu durum müziğine olumlu anlamda yansımalar yapmış olmalı ki, sesini duyunca güzel duygulara kapılıyor insan. Benim kendisi dinlememse, Radio Citizen'in Berlin Serengeti albümünde seslendirdiği Voices şarkısıyla oldu. Daha sonra üzerine düştüm bu sesin. Bajka'yı daha yakından tanımaya çalıştıkça anladım ki, kendisi tam bir müzik kadını. Diskografisi oldukça geniş. Ama hiç solo albümü yok! Birçok sanatçının albümüne konuk olmuş. Bonobo, Radio Citizen, Beanfield, Ben Mono, Mich Gerber, Sola Rosa ve Eastenders gibi isimler, Bajka'nın beraber çalıştığı müzisyenlerden sadece birkaçı. Eğer Bajka'yı tanıyanınız varsa bu kesinlikle Bonobo sayesindedir diyebilirim. Benim aksime çoğu kişi, Bonobo'nun 2006 çıkışlı Days to Come albümüyle sevmişler onu. Çünkü, söz konusu albümün 4 şarkısında vokallik yapmıştı Bajka. Özellikle Walk in the Sky ve Days to Come şarkıları kusursuza yakındı. Zaten Bonobo'nun albümündeki o jazz, funk birlikteliği en çok Bajka'nın işine gelmişti. Kulağa garip ama güzel gelen Bajka'nın aksanıyla, şarkılar güzel bir kimliğe bürünmüş oldu. Bajka'nın dilediğince yönetebildiği o cazımsı ses tonu her şeyi anlatıyordu aslında. Nitekim artık onun yer aldığı albümlerin ederi herkese göre artıyor, daha da artacak.

Özellikle "Walk in the Sky" benim gözdem. Aşağıdaki play tuşuna dokunarak bir ön bilgi edinebilirsiniz mesela. Bu kadının çoğu şarkısını beğenerek dinliyor ve soul'ını hissediyorum denebilir. Walk in the Sky'dan sonra Lady Love, Days to Come, El Cielo, Voices, Nightlite, Suburban Resident ve Between the Lines sıklıkla dinlediğim Bajka güzellikleri. "Bu Bajka bir başka arkadaşlar" diyerek ve kendisinin de söylediği üzre "music is the healer" lafına katılarak son veriyorum yazıma. Keyifli dinlemeler.

Bajka @ My Space
Bajka - El Cielo
Bajka - Days to Come

23 Temmuz 2009 Perşembe

Ceza Röportajı


Türkçe Rap müziğin önde gelen isimlerinden biri olan Ceza ile Hiphoplife ailesi olarak güzel bir video röportaj gerçekleştirdik. "Açık Ara Bul Kon" klibi çekimleri sırasında yaptığımız söyleşide Ceza, yeni albümü, Evin Delisi projesi, Fanta Gençlik Festivali ve askerlik konusu başta olmak üzere birçok konuya değindi. Meraklılara iyi seyirler efendim.

Ceza @ My Space
Ceza @ Hiphoplife

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Emilie Mover


Öncelikle yeni gireceğim müzik postlarının sonuna ufak bir müzik çalar koyacağımı müjdelemek istiyorum sizlere:) Yazı içeriklerine ilave ettiğim bu aktif player sayesinde sizler, söz konusu şarkılar hakkında daha çabuk fikir sahibi olabileceksiniz.

Şimdi esas konumuz olan müziğe dönelim biz. Tanıtmaya çalışacağım isim bir kadın vokal: Emilie Mover. Kendisi Kanada'nın Montreal şehrinde doğmuş. Ufaklığından beri de müzikle iç içe büyümüş. Söylediğine bakılırsa bunda babasının fazlaca etkisi olmuş. Etkisi olduğuna şaşmamalı. Zira babası da bir müzisyen, saksafoncu. Emilie'nin 2008 yılında Balonka Records'tan çıkardığı "Good Shake, Nice Gloves" albümü aynı zamanda onun ilk albümü olma özelliğini taşıyor. Hani babasının saksafon çaldığını duyduktan sonra, ufak bir öngörüyle albümün jazz havasında olduğunu düşünebilirsiniz aslında. Bir bakıma yanılmazsınız da. Ama albümü, genel çizgisine bakarak akustik folk olarak etiketleyebiliriz. Emilie'nin güzel bir sesi var. Ama ne kadar hassasiyetle kullandığı konusunda şüphelerim var benim. Sonuçta folk dendiğinde akla bir rahatlık gelir tamam ama, biraz da vokalin yatkınlığını görmek isterdim ben! Solo gitarla hayli duygulu ve melankolik bir hava yakalanmış albümde. Kullanılan enstrümanlar da albümün tuzu biberi olmuş. Az önce bahsettiğim albümdeki o rahat hava, Patrick Greenaway'in eşlik ettiği Best I Know parçasında daha net anlaşılıyor. Tren garında şarkı söyleme hissiyatı bu olsa gerek. Bir yönden de güzel bu. Daha saf, daha yapmacıksız sonuçta.

Albümde dikkatimizi çeken parçalar en başta Ordinary Day. Grey’s Anatomy dizisinde kullanıldığı için popülerliği de var bu şarkının. Ayrıca hikayesi güzel, melodik ve kulakta yer edinebilen bir parça. No Words parçasına ise Secretcity Records tarafından bir animasyon klip hazırlanmış. İzlemek gerek kesinlikle. 11 şarkılık albümün diğer gözdeleri ise Brand New ve Mountainside olabilir. Sakin ama ruhunu kaybetmemiş bir albüm arayanlar kesinlikle ilgilenmeli "Good Shake, Nice Gloves"la. Keyifli dinlemeler.

Emilie Mover @ My Space
Emilie Mover - Brand New
Emilie Mover - Best I Know

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Mabel Matiz


Son bir aydır ne dönüyor müzik kutunda diye sorsalar cevabım, net ve bir o kadar da epik olurdu sanırım. Mabel Matiz derdim. Bir anlamı olup olmadığını bilmeden, düşünmeden. O işi birlikte yapalım isterseniz. Bir acı ses düşünelim önce. Demini almış ama. Sonra bir gitar, güzel dokunuşlarla hayat bulan bir gitar. Sonrasında sözler, renginden emin değilim ama bir güz havası olduğu açık. Bu üç şeyin birleşimi işte Mabel Matiz.

90'ların Türkçe Pop'undan aklımda birkaç mühim isim vardır hep. O isimlere bir yenisini ekledim Mabel Matiz sayesinde. İddialı bir söz gibi dursa da, aldırmıyorum işte, kuruyorum bu cümleyi. Mabel Matiz ismi tam olarak ne demektir net bir şey söyleyemem, lakin Kumral Ada Mavi Tuna romanını okuyanlar için tanıdık geldiğini söyleyebilirim. İpucumuzu vermiş olalım biz. Elimde kendisine ait 11 şarkı var. Her biri ayrı güzel. Zamanında Sezen Aksu'dan dinlemeye alıştığımız, Aysel Gürel'in sözleriyle hayat bulan İstanbul Hatırası'nı Mabel Matiz de yorumlamış. Tereddüt etmeden Sezen'inkiyle kıyaslarım bu yorumu. Bir o kadar güzel, bir o kadar içten işte. Her şarkısında nakaratlar can alıyor, en öne çıkan yönlerinden biri de bu. Filler ve Çimen ise çok özel benim için. O'ndan dinlediğim ilk şarkı nihayetinde. Her şarkıya eşlik etmem ben, meziyetim değildir. Ama işte Filler ve Çimen'i dinlerken o sözlere kayıtsız kalmak imkansız benim adıma. Beraber söylüyoruz ne güzel: "Kaybederek çoğalırsın, göz yaşının rahmeti can üstüne..." Söylese O Ben Söyleyemem, Hercai Menekşe, Kül Hece, Peruk Gibi Hüzünlü, Nazlı Ay, Şüpheli Şarkının Şairi ve Arafta ise benim diğer favori şarkılarım. Kendisiyle görüştüğümde, yakında bir müzik projesine dahil olacağını söyledi. Onun adına çok sevindim. Bittabi en çok da dinleyiciler için sevindim, güzel bir sesle tanışacaklar ne de olsa.

Bağra basılmalı efendim bu ses, bu alazalik derviş. En hakiki yorumumdur kendisiyle ilgili. Bir de canlı canlı dinlerken rakıya meze yapmak istiyorum Matiz'in müziğini. Kendisiyle Cihan Tekin'in yaptığı güzel söyleşiye de göz atmak gerek. Lafı uzatmayalım, keyifli dinlemeler.

Mabel Matiz @ My Space
Mabel Matiz - Filler ve Çimen
Mabel Matiz - Söylese O Ben Söyleyemem

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Alev Lenz


Uzun zamandır müzik post'u girmemişim, bunu farkettim şimdi. Telafi edelim öyleyse seri yazılarımızla. Dün, sevgili Ulaş Demiröz bir video gönderince albümün varlığından haberdar oldum. Yanılmıyorsam bundan birkaç yıl önce Okan Bayülgen'in bir programında ilk kez sesini duymuştum. İyi hatırlıyorum, hatta tek başına da değildi. Kendi adını taşıyan bir grubuyla birlikteydi. Ama daha sonra kendisi bu Alev grubundan ayrıldı ve daha kişisel olarak müzik hayatına devam etti. İsmi bu kez Alev Lenz'di. İsminin Alev olmasından da anlaşılabileceği üzere kendisi Türk asıllı Alman vatandaşı. Aslında bu yarı Türk yarı Alman olmasının, kendisini bir nevi daha güçlü kıldığını da vurgulamış. Kendi eliyle yazdığı biyografisine şuradan göz atabiliriz.

Alev Lenz tek başına yola devam ederken değişmişti, ama sesinin güzelliği daha da çekici hale gelmişti. Güzel bir değişiklik bu. Yeteneği vardı, geliştirilebilirdi. Çıkardığı Storytelling Pianoplaying Fräulein albümünde ne kadar yol katettiğini de gördük böylece. Tüm albüm, naif bir vokalle eşlik ediyor bize. Bunun yanında kendi çaldığı piyanolar albümün can alıcı noktaları oluyor. Elbette keman gibi çeşitli enstrümanlar da olaya dahil oluyor albümde. Özellikle kliple süslediği Flight 1701 şarkısında kemanlar iş üzerinde. Smile şarkısında ise Alev Lenz'in parmaklarında hayat bulan piyano sesleri mükemmel bir huzur kaynağı. Benim de albümde en ayılıp bayıldığım şarkı bu. Bunun yanında, ilk klip şarkısı Guys with Guitars, Breathe ve I Watch too Much TV de kulağa hoş gelen track'ler. Öykü yazımında hayli başarılı Alev Lenz. Doğaçlama yeteneğinin küçüklüğünden gelen bir kazanım olduğu aşikar. Ufak bir hatırlatma yapalım, vokalliğini bıraktığı Alman rock grubu Alev, yeni vokalleriyle müzik yapmaya devam ediyor. Bu bilgiden sonra sizleri piyano, hoş bir ses ve can yakan öykülerle baş başa bırakıyorum. İyi dinlemeler.

Alev Lenz @ My Space
Alev Lenz - Smile
Alev Lenz - Flight 1701

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Tikra Li Sihara


Amir Perelman'dan sonra İsrail'den keşfettiğim çok güzel bir grup Tikra Li Sihara. Tel Aviv dolaylarından. Kendilerine güzel bir arkadaş sayesinde kulak verebildim ben de. Teşekkürlerimizi iletelim burdan Gizem Altınordu'ya. Tikra Li Sihara, 6 kişilik bir grup. Çok çeşitli enstrümanlar kullanılıyor müziklerinde. Vokalleri ise harikulade. Bu enfes grupla alakalı tüm bildiklerim bununla sınırlı aslında. Kendileri şu an ne yapar, ne eder hiç bilmiyorum. O kadar debelenmeme rağmen ekstra bir bilgi bulamadım, hatta fazladan şarkılarına bile ulaşamadım. Bütün şarkılarının kaynağı My Space sayfaları oluyor. Sayfalarındaki tüm şarkılara dikkatle yaklaşmak lazım, dinleyip bir nefeslenmek şart. Ama özellikle Ktuva Leleyl Shavuot şarkısını açıp dinleyiniz derim ben. Bir de klibini eklediğim Doctor Faustus. İyi dinlemeler.


Tikra Li Sihara @ My Space
Tikra Li Sihara - Ktuva Leleyl Shavuot

26 Mayıs 2009 Salı

Emily Wells

Müzik adına yeni yazımı güzel bir isim etrafında yoğunlaşarak tuşluyorum. 2009'un soğuk Şubat gecelerinin birinde tanıma fırsatı bulduğum bir isim Emily Wells. Amerikalı bir şarkıcı. Oysa ben kendisini tanıyıp müziğine kulak verene dek onun 2 adet albümü ve çeşitli çalışmaları vardı piyasada. Ne talihsizlik ama! Yaptığım ufak çaplı araştırmalara göre kendisi ülkemizde bile çok gün yüzüne çıkan bir isim değil. Anladığım kadarıyla Emily Wells dinleyenler bu işi genelde gizli kapaklı yapıyorlar ve keyfini tek başlarına sürüyorlar bu güzelliğin. Emily’nin söylediklerine bakılırsa henüz genç yaşta büyük plak şirketleri tarafından keşfediliyor, ancak o bu plak şirketleriyle çalışmak yerine müziğini kafasına göre şekillendirmeyi daha uygun buluyor. Ondaki indie hevesi, müziğine olan saygımı da üst katmanlara çekiyor haliyle. Dünya yıldızı olmak yerine, seçkin kulaklarda kalıcı bir yer edinmek istemesi önemli ve örnek bir duruştur. Nina Simone, Bob Dylan, Björk ve Outkast gibi farklı kutuplarda gezinen isimleri beğendiğini ve onlardan ilham aldığını da açıkça belirtiyor Wells. Bir de biyografisinde "I love rap music and Vivaldi" gibi ilk başlarda hayli uyduruk bulduğum bir söz sarf ediyor. Bu sözü fazla kurcalamayıp albümlerine geçelim biz.

İlk albümüyle ikinci albümü arasında kesin bir farklılık olduğunu belirtmeliyim. 2006'da çıkan Beautiful Sleepyhead and the Laughing Yaks isimli ilk albümü, en düz tabirle daha romantik geliyor ikinci albümü dikkate alındığında. Nitekim sözlerin kırılganlığı piyano tuşlarıyla birleşince, gitar motifleri dingin bir Wells vokaline eşlik edince ve keman sesleri de en calıcı noktalarda peydahlanınca albüm küskün, duygusal ve aşk kokan bir hüviyete bürünüyor. Peki ben bundan şikayetçi miyim? Hayır, kesinlikle. Bir miktar hassaslık var şarkılarda hepsi bu. Tabii akıcı ve güçlü parçalar da var. View from a Blind Eye onlardan biri. Görmezden gelmeyin sakın, nakaratı fena halde sıcak. Waltz of the Dearly Beloved ile kendinizi 3/4'lük ritimlere kaptırıp bir de eş bulabilirseniz karşınıza, güzel bir dansla süslemiş olursunuz şarkıyı. Belki az biraz da şarap açarsınız yanına. Daha fazla hareket isteyenler içinse 1000 Years War parçası bire bir. My Tin Car gibi es geçilmemesi gereken ve listenize her türlü girebilecek şarkıların olduğunu da hatırlatayım bu albüm için.

Şimdi gelin arta kalan cümlelerimizi The Symphonies: Dreams Memories & Parties albümü için kuralım. 10 parçalık senfoninin en önemli unsuru tabii ki de canlılığı ve kompaktlığı. Bir an için kendinizi açık hava konserinde hissedebilirsiniz hatta, o derece iddialı. Albümün sivrilmesinde rol oynayan başka etkenler de var tabii. Bolca keman, çocukluğumuzu hatırlatan ksilofonla desteklenmiş ritimler ve indie folk’un olmassa olmazlarından yaylı çalgılar. Bu kadarla kalsa yine iyi, ama hayır bu defa da melek sesli kadın devreye giriyor. Kemanıyla eşsiz ve farklı melodileri insanın böğrüne böğrüne işliyor ustalıkla. Folk kültürünün albüme yansımaları çok başarılı. Bahsi geçen alt melodiler oldukça akustik ve bu durum tabandan yüzeye doğru çıkarken bir bütünlük arz ediyor. Albümün yer yer klasik müziğe de göz kırptığını söylemeden geçmeyelim. İllaki albümde öne çıkan parçalar var. Symphony 1: In the Barrel of a Gun, Symphony 3: The Story, Symphony 6: Fair Thee Well & the Requiem Mix ve Symphony 10: Could This Really Be the End? bunlardan birkaçı. İkinci albümün ıskalanmaması gereken şarkılarından biri de 7 numaralı çalışma. Ufaklıkları uykuya, yetişkinleriyse düşe yatırabilecek kadar güçlü bir şarkı. Albümü dinlemeyi kafasına koyan arkadaşlara önerimdir. Size verilen şekilde yani 1'den 10'a doğru şarkıları sabırla ve sırayla dinleyiniz. Albümün bütünlüğünü daha derinden hissetmenizi sağlayacaktır bu emin olun! Emiliy bu albüm için neredeyse bir yılını harcadığını vurguluyor. Ama netice olağanüstü. Dinledikten sonra siz de hak vereceksiniz bana.

Son olarak Emily’nin hip hop'ın efsanevi isimlerinden Biggie'nin "Juicy" adlı parçasını yorumladığını gördüğümde ortama bir miktar gülümseme bırakmıştım. Onun rap'i sadece sevmekle yetinmeyip gayet başarılı bir şekilde icra ettiğini görmek hoşuma gitmişti çünkü. Ee sonra haliyle Emily’nin başlarda vurguladığım ve pek de önemsemediğim sözüyle yüzleşmem gerekti. Şimdi kasedi başa sarıp bana "Emily Wells kimdir" derseniz, size kalın puntolarla "She loves rap music and Vivaldi" cevabını veririm. Şunu da unutmamak gerek. Wells’in özellikle 2. albümünde yarattığı harikaları gösterecek olan kulaklığınızdan fışkıran tek bir parça değil, müzik çalarınızda daimi yer edinecek olan o dopludolu 10 şarkıdır. Bu yetenekli ismin albümlerini el üstünde tutun ve kulaktan kulağa paslaşadurun. Unutmayın ki müzik paylaştıkça güzel.

Emily Wells @ My Space
Emily Wells - View from a Blind Eye
Emily Wells - Symphony 6: Fair Thee Well & the Requiem Mix

22 Mayıs 2009 Cuma

Eurovision Hadise'si


97'de Şebnem Paker'in Dinle'siyle kazanılan o 3.lük benim nazarımda daima ilk sıradadır. Sertab Erener'in birinciği bile bu durumu değiştirmemiştir. Ama Hadise'nin de hak ettiği bir 4. lük aldığını -hatta daha iyisi olabilirdi- söyleyelim. Onun da yeri ayrı olsun.

14 Mayıs 2009 Perşembe

Bandista


Yaklaşık 10 günlük bir tanışma sürecinin ardından şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Bandista fevkalade güzel bir topluluktur. İlk albümleri "De te Fabula Narratur", yani Marx'ın deyişiyle "Anlatılan Senin Hikayendir" fazlasıyla ilginç ve alımlı. Çok canlı bir şekilde aksediyorlar. Kim bilir yanı başımızda çalsalar ya da canlı dinleme imkanı bulsak nasıl bir ruh haline bürüneceğiz. Müziklerin ve sözlerin çoğu haliyle kendilerine ait değil, orjinalleri mevcut çünkü. Ama onlar da yeni düzenlemelerle iyi bir iş yapmışlar. İlle de Rumba, Kara Çocuk Raksı, Haydi Barikata, Hiçbir Şeyin Şarkısı ve Ulus Baker için yazılan Her Şeyin Şarkısı benim gözdelerim. İkisini eke iliştireceğim, ama siz Bandista'nın resmi sitesinden full albümü copyleft mantığıyla çekebilirsiniz. İşinize yarayacak detaylar var kesinlikle sitede. O detayların bir kısmı şöyle, iyi dinlemeler:

"Bandista bir aralık, bu darlık bu basmakalıp, bu ayık kafayla esrik taklitleri, bu aramızda yaşayan katilleri teşhir etmek gerek dedi evde uyuklarken. Uyanmak gerek dedi önce kendi kendine, evde bir gitar çaldı manuş, klarnet aktı meyanlı, kaydırmalı, akordeon zaten doldurmuştu köşe bucak, vurmalılar hazırdı "marş"a, başladı ev'in hikâyesi, varyetesi söküp söküp yapmanın. Bandista evi şenlik kıyamet bir eylem bandosu şimdi ses vermekte ska, balkan, vertov, reggae, eşitlik, özgürlük, cango, votka, adalet, kökler sularından..."

Bandista @ My Space
Bandista - İlle de Rumba
Bandista - Her Şeyin Şarkısı

1 Mayıs 2009 Cuma

Our Broken Garden


Yumuşak sesli bayan vokal arayanlar için gelsin yazımız. Our Broken Garden Danimarkalı bir solo proje. Vokaliyle bu projeyi hayata geçiren isimse Anna Bronsted. 2008 yılında çıkan When Your Blackening Shows albümünde Anna sesini duyuyorken, gitarda, bass&drum'da, klavye enstrümanında ve piyanoda Soren Bigum, Moogie Johnson, Poul Terkildsen, Palle Hjorth ve Lise Westzynth gibi müzisyenleri görüyoruz. Albüm piyano ve hafif davul eşliğinde her açıdan genişlemiş diyebiliriz. Hani albüme hafif sıkıcı diyemeyin diye söylüyorum bunu:) My Kinship, The Blinding, When Your Blackening Shows bir adım öne çıkan şarkılar. Watermark şarkısı ise Anna'nın babasıyla ilgili olduğu için onun açısından hayli özel ve anlamlı olduğunu belirtelim. Dinlerken farklı bir ruh haline bürüneceksiniz, demedi demeyin. Sözün özü karamsar İskandinav öykülerini barındıran bu albüm arşivinizde yer almalı.


Our Broken Garden @ My Space
Our Broken Garden - My Kinship
Our Broken Garden - The Blinding

30 Nisan 2009 Perşembe

Norberto Lobo


Portekizli bir gitarist Norberto Lobo. Başkent Lizbon'dan. 2007 yılında Bor Land'ten çıkardığı bir albümü var şimdilik: Mudar de Bina. 10 şarkılık güzel bir albüm. Akustik gitar sesine ihtiyaç duyanların çok hoş karşılayacağı şarkılar mevcut. Lobo, şarkıların hemen hemen tümüne yorumunu çok güzel yansıtmış. Melodiler üzerinde çok kıvrak varyansonlar hakim. Yeteneğini olabildiğince sergilemiş Norberto. Zevkinin de çok yukarılarda olduğunu göstermiş. Albümden sıkça dinlediğim şarkılarsa şöyle: Mudar de Bina, Lottumstr, Mudar de Vida, Laura. Enstrümantal lezzet arayanlar tüm albümü afiyetle sindirebilir.


Norberto Lobo @ My Space
Norberto Lobo - Lottumstr
Norberto Lobo - Mudar de Bina

26 Nisan 2009 Pazar

Fever Ray


Ne zamandır yazmak için vakit kovaladığım bir isimdi Fever Ray. Hatta isim değil bir proje desek daha yerinde olur evet. Çünkü The Knife'ın bir nevi uzantısı oluyor Fever Ray. "The Knife kimdir arkadaş" diyenler için Stockholm'lü kardeşler cevabını verebiliriz. Karin Andersson var aslında projenin merkezinde. Sesiyle çok şey katmış albüme. Albüm demişken 10 şarkılık bir albüm bu. Resmi olarak yanılmıyorsam mart ayında çıktı. Fakat bizim elimize aylar öncesinden gayriresmi olarak ulaşmıştı:) Çok lezzetli parçalar var. Yaz gelmeden erik yemenin verdiği hissiyatı yaşatıyor dinleyenlere, en azından ben böyle hissettim. Özellikle klibiyle ortalığı yıkıp geçen When I Grow Up, yine çıkış parçası olarak dikkat çeken ve remix'leriyle de beğenimizi kazanan If I Had a Heart projenin başatları. Benim favorilerimse Keep The Streets Empty For Me & Triangle Walks. Alıp götürüyor bu şarkılar beni her defasında. Kulaklığımı takıp insanların arasına karışmak istiyorum bu şarkılar eşliğinde. Pek böyle hisseden biri değilim ama gelin görün ki değişik şeyler uyandırıyor bünyede bu Fever Ray. Klibe ve şarkılara göz atın efendim, iyi dinlemeler.


Fever Ray @ My Space
Fever Ray - Triangle Walks
Fever Ray - Keep The Streets Empty For Me