-Feto! -Bunlara selam vermeyin. -Das Kapital. Senin son kullanma tarihin geçmedi mi? -Sus! -Ya Allah aşkına o üzerindeki mont ne hocam ya? Deniz Gezmiş'in fotoğrafını kışın çektiler diye bunlar yazın ortasında böyle isilik olacaklar. Hacı, peki adamı mayo ile denize girerken çekselerdi ne yapacaktın? Bütün kış okulda mayo ile mi dolaşacaktın? Şekilcisiniz siz hocam şekilci! -Ulan üzerinde Amerikan malı var be! -N'olmuş? Amerikanlar insan değil mi? Hümanistim ben hümanist.
Sevgili Aras ve Ulaş beylerinlerin tavsiyesini dikkate alıp "The Wackness" filmini izledim geçtiğimiz gece. Huyumdur, şahsıma yapılan önerileri çok geç değerlendiririm. Yine öyle oldu. Hayli rötarlı bir şekilde izlemiş olsam da, sonuna kadar "izlediğime değdi" diyebiliyorum. Hem zaten bazı filmleri herkesten çok sonra izlemek, sanılanın aksine oldukça keyiflidir. Dilerseniz filme geçelim biz şimdi.
Yer, New York'un Manhattan bölgesidir. Yılsa 1994. Bu tarih, müzik açısından oldukça önemlidir, hatta hiphop için ciddi manada şaşalıdır bile diyebiliriz. Zira, Tupac ve Biggie gibi müthiş isimler halen yaşamaktadır. Kötü olsansa Kurt Cobain'in intiharıdır. Filmimizin merkezindeki isim olan Luke, işte tam o yıllarda liseden yeni mezun olmak üzere olan bir torbacıdır. Ama zannettiğiniz gibi popüler bir öğrencilik hayatı olmamıştır, o kaybedendir, o yalnızdır. Sadece bu kadar da değil. Ailesinin borçlarını fazlaca kafaya takan Luke, gün geçtikçe depresifleşmektedir de. Luke'un yalnızlığını paylaştığı bir kişi vardır. O isim, kendisine marihuana karşılığı terapi seansları uygulayan Dr. Squires'tan başkası değildir. Ama bakıldığında doktorun da Luke'tan aşağı kalır yanı yoktur, onun da iyi gitmeyen bir evliliği ve kullandığı ağır haplar vardır. Psikiyatristimizin, yaşının aksine fena halde çocuk ruhlu olması ve gençliğinde yaşamaya cesaret edemediği şeyleri artık yaşamak istemesi, hayatında bazı şeyleri değiştirecektir. Bu arada süper ikilimiz Luke ve Squires aylar geçtikçe ahbap, kanka ve dost kıvamına gelecektir. İşler bir müddet böyle gidecektir ta ki Luke, doktorun üvey kızı Stephanie'yle yakınlaşıncaya kadar. Ekranda kareler aktıkça görebileceğimiz diğer şeylerse; aşk, kırılan kalpler, ikili yalnızlıklar ve kazanılan kimlikle beraber olgunlaşan hayatlar... Filmin içeriğini en yalın biçimde anlattıktan sonra geriye ne kalmış bir bakalım. The Wackness, 2008 yapımı bir bağımsız film. Belki hatırlayanınız vardır, "2009 !f İstanbul Film Festivali"ne konuk olmuştu kendisi. Ben o zaman ıskalamıştım The Wackness'i. Türkçe "Arıza" olarak söylense de biz dillendirmiyoruz tabii bunu. The Wackness, herkesin sevebileceği türden bir yapım değil. Ama işin hiphop öğelerini göz önüne alırsak sizler tarafından sevileceğini garanti edebilirim. Biraz komedi, biraz romantizm ve dram unsurları mevcut filmde. Güzel yanlarından biri de bu. Bu sayede film daralmıyor. Ama temposunun düşük olduğunu söylemeliyim. Düşük tempo sıkıcı manasına gelmemeli ama. Filmimizin, ilişkilere bakış açısını irdeleğimizde kesinlikle erkekler tarafından olayı ele aldığını söyleyebiliriz. Film, konu ve karakterlerin özellikleri olarak klişeliğe meyilli olsa da kurgusunun iyi olduğunu vurgulamalıyız. Sonra yansıtılan dönem oldukça başarılı bir şekilde geliyor önümüze. Örneğin kahramanımız Luke, walkman'le sokakları arşınlarken, çağrı cihazıyla haberleşmekte ve boombox'ını da yanından hiç eksik etmemektedir. New York'un, belediye başkanı "Rudy Giuliani"nin tutumları sonrasında nasıl bir hale büründüğü, onun döneminde sokaklara nasıl bir yaklaşımla bakıldığı kısmı da es geçilmemeli. Filme bağımsız dedik ama kazanılan ödüllerden bahsetmedik. 2008 yılında Sundance Film Festivali ve Los Angeles Film Festivali'nde "İzleyici Ödülü"ne layık görüldü. Filmin başrollerinde, doktor karakteriyle övgüyü fazlasıyla hak eden Ben Kingsley, canlandırdığı Luke karakteriyle oyunculuğunu hayli iyi bulduğum "Josh Peck" ve doktorun üvey kızını oynayan güzel dişimiz "Olivia Thirlby" var. Yan rollerde ise "Olsen" ikizlerini ve hiphop camiasının önemli yüzlerinden "Method Man"i görüyoruz. Yazar ve yönetmen koltuğundaki isimse Jonathan Levine.
Filmimizi özel kılan etkenlerin başında şüphesiz müzikleri geliyor. Biggie'den "The What" & "Can't You See", A Tribe Called Quest'ten "Can I Kick It?", Biz Markie'den "Just a Friend" The Wackness'e ritim kazandıran şarkılar. Final sahnesinde, David Bowie'nin "All the Young Dudes" şaheserini Mott the Hoople'dan işitmekse ayrı bir keyif. Luke Shapiro'nun ve Jeffrey Squires'ın ağzından dökülen 10 numara repliklerle nokta koyalım yazımıza. İyi seyirler...
"Acıyı benimse, senin bir parçan olsun." "Asla, ot içmeyen ve Bob Dylan dinlemeyen birine güvenme." "Zenci bir kız düzmeyi dene. Benim öyle bir şansım olmamıştı üniversitede okurken." "Liseli arkadaşlara ihtiyacım yok. Bir hafta Kris Kross dinlerler, sonraki hafta Pearl Jam. Ben onlar gibi değilim, sadığım. Yani, ben hala kasetten müzik dinliyorum."
2003'ten beri hizmet veren ve geniş film yelpazesiyle dikkat çeken, kısa film ağıThe Future Shorts'ta rastladığım, The Black Hole adlı filmi takdim etmek istiyorum sizlere. 2008 yapımı olup 3 dakika uzunluğundaki kısa filmimiz, son derece merak uyandıran cinsten. Güzel ve enterasan bir konuya sahip. "Keşke başroldeki adam ben olsam" diyorsunuz bir an için. Ama tabii filmimizin sonuyla beraber keşke lafımızdan eser kalmıyor:) Bir yandan insanların doyumsuzluğunu da işaret eden kısa filmin yazar ve yönetmen ikilisi Philip Sansom & Olly Williams oluyor. Oyuncumuz ise Napoleon Ryan. The Future Shorts bünyesindeki diğer filmleri, sitenin YouTube kanalından izleme imkanınız var. Hepsi bu:) İyi seyirler.
Savrulurken raconun kırmızı pelerini o zarif öfkeye, Zaman ki sana hasta oldu; incelikli haytasın. Raksederken mahallenin maşallahı, eyvallahı, Güzelleş be oğlum, şimdilik ölümüne kadar hayattasın. Şimdilik, ölümüne kadar hayattasın...
Bir zamanların en ünlü ve en büyük boksörlerinden biri olarak gösterilen Mike Tyson'ın, 2008 yılında çekilen ve Cannes Film Festivali'nde Knockout Ödülü kazanan belgesel filmi Tyson, yarın akşam 22:00 sularında Ntv Spor ekranlarında olacak. Belgeselimizin yazar ve yönetmen koltuğunda James Toback bulunuyor. İzlemeniz tavsiye olunur efendim.
Geçtiğimiz günlerde sevgili Emin Uzun'un paylaşımıyla tekrar hafızama kazandırdığım bir film oldu Signs. Schweppes Kısa Film Festivali'nde yer bulmuş, düz deyimle bir aşk filmi. Romantizmin yanında biraz da komedi unsuru var tabii. Yazarlığı ve yönetmenliği Patrick Hughes'a ait. Başrollerde ise Vodafone reklamlarından tanıdığımız Nick Russell ile Kestie Morassi var. "Aşkı nerede bulursunuz? Nereye bakacağımızı bilseydik hepimizi bakardık. Bazen tek ihtiyacımız olan bir işarettir." Özet cümlelerimizi söyledikten sonra sizleri bu 12 dakikalık Avustralya yapımı Signs'la baş başla bırakıyorum. Öte yandan festivalde Consequence, Magnifique, Finders Keepers ve Jet Black gibi çok güzel filmler de mevcuttu. Bu bahsettiğim filmlere göz atmak için resmi siteye paldır küldür dalabilirsiniz. İyi seyirler.
Uzun süredir şehir dışında olduğum için biraz aksattım buraları. Ama güzel bir filmle telafi edeceğim bu durumu:) Yazımın içeriği tek bir filmi yansıtsa bile, korku severlerin hoşuna gidecek bir yazı olduğunu peşinen söyleyebilirim. Evet bir korku filmi tanıtmak istiyorum. Benim süzgecimden geçer not almış bir film. İsmi Shutter. 2004 Tayland yapımı. Günümüzde korku filmi denince akla hep Uzak Doğu gelir. Gelmesi de doğrudur aslında. Bu doğruluk filmlerde yer edinen klişelerle de süslüdür. Çünkü çoğu kişinin korku filmi dendiğinde ezbere saydığı bir The Ring filminde korku adına neler kullanılmışsa, Shutter'da da bu böyledir. Aslında korku filmi dendiğinde ilk Ringu serisini yazmak istemişidir hep. Ama başta söylediğim gibi vakit sıkıntısı yüzünden seriye zaman ayırmam pek de mümkün değildi. Neyse konuyu toparlayalım. Shutter filmine haksızlık etmek istemem çünkü. Eleğin üst tarafında kalan bir filmdir benim görüşümce Shutter. Film, üniversite öğrencisi olan bir fotoğrafçı gencin yaşadıklarını konu alıyor. Gencimizin aslında normal görünen ama bir o kadar hatalı parçaları olan hayatının, çok hızlı bir biçimde sona yaklaşmasını acıklı ve teredütdütlü bir şekilde izliyoruz. Özellikle final sahnesini görüpte bu acıklı ifadesini kullanmamak olmazdı tabii. Karşı tarafta ise hem delice seven hem de şiddetle nefret eden bir kadın var. Perdemizde intikam sesleri yükseliyor doğru bildiniz. Acı ve acıklı bir intikam. Sonuçta olay örgüsü son derece iyi. İzlediğimiz her bir sanhe, bir önceki sahnenin bıraktığı izden yola devam ediyor. Bu yüzden de sıkıcılıktan fersah fersah uzak olan bir film çıkıyor karşımıza.
Filmin hikayesi de son derece iyi. Belli bir mantık düzeni var. "Bu niye böyle" sorusuna cevap bulabiliyorsunuz rahatlıkla. Yanılmıyorsam geçen yıl filmimizin ikincisi Amerikan yapımcılar tarafından çekildi. Onu izleme fırsatım olmadı, ama aslı kadar etkili olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Söylediğim klişelere ve bilindiklere rağmen film, damağınızda bir nebze gerilim hissi bırakıyor Shutter. Bunu da sanırım senaryonun güzelliğine, filmin bitmek tükenmek bilmeyen enerjisine ve ritmine borçluyuz. Yönetmenleri es geçmeyelim. Genelde birlikte çalışan iki isim çıkıyor karşımıza. Banjong Pisanthanakun ve Parkpoom Wongpoom. Genç ve başarılı yönetmen sıfatını bir filmle bile olsa hak ediyorlar. Senarist başlığında da karşımıza çıkan Banjong Pisanthanakun'a bu defa eşlik eden isim Sopon Sukdapisit. Film hakkında yazmaya başladığımda, Shuter'ı 2 yıl önce bir gece yarısı arkadaşlarla cümbür cemaat izlediğim aklıma geliyor şimdi. Malum korku filmlerini ailecek izlerseniz sizde yaratacağı etkiyi de minimize etmiş olursunuz. O yüzden filmin tam manasıyla hakkını vermek için yalnız, yapayalnız izleyiniz. İyi korkular:) Pardon iyi seyirler hepinize.
Sekizinci !f İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali sebebiyle ülkemize de uğramış bir filmden bahsedeceğim. Geçtiğimiz günlerde Ntv ekranlarından da izleyiciye sunulan Man on Wire. Teldeki Adam. "Yüzyılın Sanatsal Suçu" olarak tanımlanan filmimiz aslında bir belgesel. Gerçek bir olayı tüm detaylarına kadar anlatıp, bizlere yaşanan heyecanı hissettiren türden bir belgesel. Konumuzu ucundan toparlayarak anlatmaya başlayalım. Yıl 1974. Fransız bir genç, o zamanın en yüksek binaları olan New York'taki İkiz Kuleler'in arasına gerdiği ipin üzerine çıkarak, o devasa yüksekliğe aldırmadan ip üzerinde yürümeye başlar. Ve bu yürüyüş tam tamına 1 saati bulur. Philippe Petit yıllardır hayalini kurduğu şeyi en sonunda başarmıştır. İp cambazı daha sonra polislerin isteğiyle zoraki de olsa ipten iner. Tabii hemen akabinde yaptığı bu gösteriden dolayı polisler kendisini alıkoyar. Fakat akıl sağlığı bozuk şüphesi güdüldüğü için tutuklanmaz. İşin gerçeğinde kendisi akıl hastası değildir. Ama biraz çılgın olduğu gerçek! 411 metre yüksekliğe çıkıp bir ipin üzerinde yürümek, izleyenler için pek bir eğlenceli evet, ama ya bunu gerçekleştiren için ne ifade ediyor? Bu sorunun yanıtını da Philippe Petit belgeselimizde son derece tiyatral konuşmasıyla bizlere sunuyor. Petit'in olayların akışını anlatırken yaşadığı heyecan görülmeye değer. Peki İkiz Kuleler'e çıkmak kolay mıydı? Elbette hayır. Zordu, fakat engeller Petit'in arkadaşları sayesinde aşılmıştı. İkiz Kuleler'e güvenli giriş yapmak, en üst kata çıkmak, ipleri iki kule arasına germek ve benzeri detaylar el birliğiyle aşılmıştı. Belgeselimizi izlerken dikkat edilmesi gereken şeyler var. Örneğin Petit'in bu gösteriyi yaptıktan sonra Amerika'da kazandığı haklı ün, onda bazı şeyleri fazlasıyla değiştirmiş. Eski arkadaşlarını ve sevgilisini bir kenara itmiş açıkçası. Bu durum belgeseli izleyince daha net anlaşılıyor. Belki kimileriniz, "bu kadar kallavi bir iş yapan adamın buna hakkı vardır" diyebilirsiniz. Kişiden kişiye değişir tabii. Neyse siz gözden kaçırmayın bahsettiğim sahneleri. James Marshs'ın yönetmenliğini üstlendiği belgesel filmimiz, 2009 Akademi Ödülleri'nde "En İyi Belgesel" kategorisinde birinciliğe uzandı. Oscar'lı filmimizden hayata dair mesaj çıkarmak isteyenler için Philippe Petit şunları söylüyor: "Asla, asla deme ve başkaldırıyı sözcüklerle sınırlama, eyleme dök." Keyifli seyirler.
Geçtiğimiz günlerde izlediğim bir filmden, bir Fransa & İspanya ortak yapımı olan L'auberge Espagnole'den bahsetmek istiyorum. Türkçesi İspanyol Pansiyonu. Ama siz pansiyon lafına takılıp farklı anlamlar yüklemeyin hemen. Filmimizin konusunu açıklığa kavuşturalım öyleyse. Fransa'da yaşayan bir genç, babasının biraz zoraki isteğiyle üniversitedeki Erasmus bursundan faydalanarak 1 yıllığına İspanya'ya gider. İspanya'nın en güzel şehirlerinden olan Barcelona'ya. Gitmesindeki amaçsa tamamen iş odaklı olup geleceği üzerinedir. Aslında filmimizin merkezinde Erasmus vardır. Ülkemizde de üniversite çağındaki birçok arkadaş bu yoldan geçmiştir zaten. Özellikle Erasmus'tan yararlanan arkadaşlar filmi izlerken sahnelerin doğallığına hayran kalacaklar. Bunu peşinen söylemiş olayım. Erasmus'un ne olduğunu bilen, ancak denememiş olan arkadaşlar içinse rehber niteliğine bir film olduğunu belirtelim. Sadece Erasmus lafına kitlendiğimi görmezden gelin lütfen. Hem Erasmus'tan zerre haberi olmayan bünyelerin bile çok eğleneceği bir film bu.
Fransa'da son derece tekdüze bir hayatı olan Xavier, ailesinden ilk defa ayrıldığı için biraz tedirgindir aslında. Farklı duygulara kapılır. İspanya'ya geldiğinde ise farklı kültürlerden gelen birçok Avrupalı arkadaşı olur. Zamanla onlara uyum sağlar. Exchange student olarak tanımlayabileceğimiz ve başta Fransa, İngiltere ve Hollanda gibi ülkelerden İspanya'ya gelen toplam 6 genç, aynı evi paylaşmaya başlarlar. İşte bu noktadan sonra eğlendirici ve komik hikayeler gelişmeye başlar. Biz de böylece ekrana çok hoş bir şekilde yansıyan, öğrenciler arasında yaşanan yanlışlıkları, güzel diyalogları, az da olsa okul hayatlarını ve en önemlisi ev ortamlarını seyretmiş oluruz. Bu keyifli sahnelerin sonunda, başrol oyuncumuzun bir yılı doldurup ülkesi Fransa'ya dönme vakti geldiğinde hissettikleri duygular da güzel bir şekilde aksediyor izleyiciye. İspanya'ya gitmeden evvelki Xavier ile yeni Xavier arasında keskin değişiklikler vardır artık. Barcelona'ya geliş sebebi farklı olsa bile, bu bir senelik zaman içerisinde Xavier küçüklüğündeki hayallerini tekrar yakalayabileceğini net bir şekilde görebiliyordur pekala. Oyuncumuzun bulunduğu ülkeye göre yaşadığı tavır ve duygu değişikliklerine tanık olunmalı mutlaka.
Biraz da ayrıntı verelim. İspanyol Pansiyonu'nda, İngilizce, Fransızca, İspanyolca ve Katalanca gibi dilleri duymak mümkün. Filmimizde ana karakter Xavier'i canlandıran isim Romain Duris. Güzel aksanıyla filmde göz dolduran bir başka isimse Wendy rolünü üstlenen Kelly Reilly. Bunun yanı sıra Amelie'den tanıdığımız Audrey Tautou ve filmde oldukça başarılı bulduğum Fransız Cécile De France var. Yazar ve yönetmen koltuğunda ise Cédric Klapisch'i görüyoruz. 2002 yapımı İspanyol Pansiyonu, başarısını aldığı birtakım ödüllerle de kanıtlamış aslında. En yakın fırsatta izlemenizi öneririm. Fazlasıyla seveceğinizden şüphem yok. Keyifli seyirler.
10 Nisan'dan bu yana gösterimde olan bir film üzerine izlenimlerimi aktaracağım. Hayır sinemada izlemedim, ev ortamı cazip geldi. Bu seneki Akademi Ödüllerini takip edenlerin sıkça duyduğu bir isim The Reader. Okuyucu.
Gerçekçi olmak gerekirse filmin künyesinde Kate Winslet ve Ralph Fiennes gibi isimleri görüp işlenilen konunun hassasiyetini de hesaba katınca The Reader'ın Oscar'da bu denli gürültü koparmasına hiç mi hiç şaşırmıyorum. Konumuza geçmeden evvel filmimimizin hayli duygusal öğelere yer verdiğini belirtelim ve hatta romantik drama şeklinde kategorilendirelim Okuyucu'yu. Filmimiz 15 yaşındaki bir çocuğun, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'da çalışan ve kendisinden yaşça büyük olan bir kadınla olan ilişkisini, gönül bağını konu alıyor. İlk bölüm biraz ağır aksak ilerliyor. Aslında bu durum filmi güçlendirici bir rol de üstleniyor. Giriş bölümünde 15 yaşındaki bir ergenin 25 yaşındaki bir kadına aşık olması, çılgınca sevişmeleri gayet güzel sunulmuş. İlk bakışta cinsellik kavramı abartılmış gibi görünse de öyle değil. Çünkü sahneler akmaya devam ettikçe, filmimizin ilk bölümüne tüm filmi saracak olan kitap kavramı giriyor. Filmin sonlarına doğru bu okuma işinin, ilişkiyi nasıl ayakta tuttuğunu ve ikili arasındaki tek bağ durumunda olduğunu da farkediyoruz.
Filmin ikinci perdesi, genç Michale'ın aşık olduğu kadının, yani Hanna'nın, bir SS gardiyanı olduğu anlaşılınca açılıyor. Bizler de bu vasıtayla Almanya'nın, Nazi hükümetiyle olan hesabını kapama derdine düştüğünü görüyoruz ekrandan. Michael Berg'in sevdiği kadın olan Hanna Schmitz'in sorgulanma süreciyle birlikte her şey ortaya dökülüyor. Bu arada Michael Berg'in gençliğini canlandıran David Kross'un muhteşem oyunculuğunu göz ardı etmeyelim. Winslett ne kadar başarılıysa Kross da o kadar mükemmellik arz ediyor filmde.
Bana sorarsanız, filmde öne çıkan durum kesinlikle aşk. Hmm belki de yanlış kelime kullanıyorum. Çünkü aşk sözcüğü de tam karşılığı değil bu filmin. Bir derinlik söz konusu. Şöyle ki, başlardaki Michael karakteri aşkın saf, temiz ve heyecanlı halini yansıtsa da sonlara doğru genç yaşında yaşadığı bu ilişkinin, hayatının ileriki dönemlerine çok derin izler bıraktığını gözlemliyoruz. Zaten yaşadığı günübirlik ilişkiler ve başarısız bir evlilik bunu kanıtlar nitelikte. Mahkeme sürecinden itibaren Michael'daki ruh hali çok çeşitlilik ve karmaşıklık gösteriyor. Filmin temeline de bu duygular oturmuş zaten. Yoksa işin Nazi-Yahudi ilişkisi fazla ön plana çıkmıyor. Çıksa bile yüzeysel kalıyor. Doğrusu da bu hem. Bir bakıma mahkeme salonunda Michael, Hanna ile gerçek manada tanışıyor. Devamında da bu tanışıklık okuyucu kimliğiyle sürüp gidiyor. Michael'in orta yaş halini canlandıran Ralph Fiennes'in, Hanna'nın intiharından sonraki vasiyeti üzerine ağlaması çok etkileyici. Göz yaşlarınıza engel olamayabilirsiniz, aman dikkat! En vurucu anlarından biri o sahne aslında. Çünkü Michael'in göz yaşlarının bir nedeni var. Bu neden de suçluluk duygusu. Hanna yaşananlardan ötürü kendini ne kadar suçlu buluyorsa, Michael da bir o kadar suçluyor kendini. Buna şüphe yok! Bir nevi filmi izlerken kafamda oluşan soruların yanıtıydı bu çarpıcı sahne. Hanna'nın, artık yaşlı sınıfına adım attığı dönemde dahi Michale'a "kid" şeklinde hitap etmesi ise inceden inceye hoşuma giden detaylardan biriydi. Hafif melankoli ve dramatik bir yan arayanların kesinlikle gidip görmesi tavsiyedir. İyi seyirler herkese.
Blog’uma kapı eşiğinden bakıp "hulen içimiz dışımız müzik olacak galiba burda arkadaş" diyenler için gelsin bu yazı. Ketçap ve mayonezden bıkanlar için hardal lezizliğinde bir film tanıtımı yapacağım. İlk sinema post'um olacak ayrıca bu. Ömrü hayatım boyunca Avrupa sinemasını baş tacı, Kore sinemasını ise kulak arkası yapmış biri olarak yazacağım bir de. Okuyacak arkadaşlar için ön yargımız olsun bu. Filmimizi yani Bin-Jip'i bendenize baya bir zaman önce öneren sevgili Tuluğ Güner arkadaşıma da bu vesileyle kucak dolusu teşekkürlerimi sunuyorum:) Tabii benim filmi seyretmem son bir ay içerinde gerçekleşti. Önerileri hemen dikkate almakta üstüme yok! Her neyse.
Vurucu etkiyi başta yapayım ben. Bin-Jip bir aşk filmi. Ama öyle sulu, acıklı, biraz da Yeşilçam tadında bir aşk filmi değil. 2004 Güney Kore yapımı bu filmi yazıp yöneten isimse Kim Ki-Duk. Altın Portakal Film Festivali için 2005 yılında ülkemize gelmiş bir isim kendisi. Kim Ki-Duk’un kendince bir sadeliği var. Bin-Jip'te çok net anlaşılıyor bu durum. Bu yalınlığının yanı sıra görsel olarak da çok güzel kareler sunuyor bize. Kendisinin herhangi bir yapımını seyrettikten sonra Uzak Doğu'ya olan ilginiz tavan yapacaktır. Uyarmadı demeyin sonra! Yönetmenimizin kısaca değindiğim bu bakış açısı bizim filmimizde de mevcut. Çok güzel bir hikayesi var Boş Ev'in. Baştan bir sarmalıyor insanı. Filmdeki ana karakterler neredeyse hiç konuşmuyor. Kimilerince anormallik olarak yorumlanabilecek bu sessizlik, oyuncuların şiirsel vücut dilleriyle yeniden anlam kazanıyor aslında. Sessizliği kıransa etkileyici bir şekilde Korece söylenen seni seviyorum cümlesi oluyor. Oyuncularımızdan kadın olanı ağzını ilk ve son kez açıyor ve bu sözleri söylüyor işte: Saranghae yo. Bonus olarak filmin çoğu sahnesini süsleyen ve genzimizi fazlaca yakan Natacha Atlas'ın Gafsa’sını iliştiriyorum eke. Hmm muadili kimdir derseniz, Sezen Aksu ayarında bir sanatçı işte. Bin-Jip'in afiş metniyle indirelim perdeleri: "Hepimiz birer boş eviz, ta ki birisi kilidimizi kırıncaya dek." İyi seyirler.
-Böyle zar atmayı nerden öğrendin? -Küçükken babam kardeşimle bana hep zar attırırdı ve kazanan kaybedene tokat atardı. -Dayak yememek için zar atmayı öğrendin yani? -Hayır, kardeşime vurmamak için!