-->

31 Mayıs 2009 Pazar

2009 Roland Garros #02


Fransa Açık çok ilginç sonuçlarla devam ediyor. Kadınlarda Venus Williams ve Ana Ivanovic elenirken, erkeklerde bu yılın favorilerinden Sırp Novak Djokovic ile tüm zamanların favorisi Rafael Nadal turnuvaya el salladı. Geçen yılın şampiyonu Nadal, İsveç Robin Soderling'e elenmesi beni üzdü elbette. Turnuvanın en büyük sürprizi de buldu hatta. Maç boyu o meşhur forehand'lerinden pek göremediğimiz İspanyol, yenilgiyi hak etmiş oldu bana kalırsa. Ee bizim için de Roland Garros bitti artık:) Şaka tabii ki. Bu arada bir başka ispanyol Fernando Verdasco'nun da 4. turda elendiği bilgisini düşelim. Tam gaz izlemeye devam...

Cleveland Cavaliers vs. Orlando Magic #05 & 06


Quicken Loans Arena'da serinin 5. maçına hızlı başlayan taraf LeBron'lu Cleveland oldu. Hidayet'in dış sahada daha verimli olma istatistiği bir kez daha tuttu bu maçta. Fakat işe yaramadı Hedo'nun attığı 29 sayı ve Orlando maçı deplasmanda 112-102 yitirerek Cavs'a son bir şans daha tanıdı. Doğu Konferansı final serisinin 6. maçına gelindiğinde, Magic'e bir galibiyet yetecek ve NBA finaline yükseleceklerdi. Öyle de oldu. Artık mental olarak baya yıprandığı görülen LeBron James, Cleveland'ı daha fazla ileriye götüremedi. 6. maçın tartışmasız yıldızı Superman Dwight Howard oldu. 103-90 kazanılan maçta attığı 40 sayının yanına 14 ribaund ekledi. Hidogiller Amway Arena'da, kendi seyircileri önünde hem kupalarına uzandılar hem de NBA finaline çıkmanının zevkini çıkardılar. Şimdi rakip kim mi? Elbette Kobe Bryant'lı Los Angeles Lakers. Hido şampiyonluk yüzüğünü takabilecek mi? Neden olmasın...

30 Mayıs 2009 Cumartesi

L'auberge Espagnole


Geçtiğimiz günlerde izlediğim bir filmden, bir Fransa & İspanya ortak yapımı olan L'auberge Espagnole'den bahsetmek istiyorum. Türkçesi İspanyol Pansiyonu. Ama siz pansiyon lafına takılıp farklı anlamlar yüklemeyin hemen. Filmimizin konusunu açıklığa kavuşturalım öyleyse. Fransa'da yaşayan bir genç, babasının biraz zoraki isteğiyle üniversitedeki Erasmus bursundan faydalanarak 1 yıllığına İspanya'ya gider. İspanya'nın en güzel şehirlerinden olan Barcelona'ya. Gitmesindeki amaçsa tamamen iş odaklı olup geleceği üzerinedir. Aslında filmimizin merkezinde Erasmus vardır. Ülkemizde de üniversite çağındaki birçok arkadaş bu yoldan geçmiştir zaten. Özellikle Erasmus'tan yararlanan arkadaşlar filmi izlerken sahnelerin doğallığına hayran kalacaklar. Bunu peşinen söylemiş olayım. Erasmus'un ne olduğunu bilen, ancak denememiş olan arkadaşlar içinse rehber niteliğine bir film olduğunu belirtelim. Sadece Erasmus lafına kitlendiğimi görmezden gelin lütfen. Hem Erasmus'tan zerre haberi olmayan bünyelerin bile çok eğleneceği bir film bu.

Fransa'da son derece tekdüze bir hayatı olan Xavier, ailesinden ilk defa ayrıldığı için biraz tedirgindir aslında. Farklı duygulara kapılır. İspanya'ya geldiğinde ise farklı kültürlerden gelen birçok Avrupalı arkadaşı olur. Zamanla onlara uyum sağlar. Exchange student olarak tanımlayabileceğimiz ve başta Fransa, İngiltere ve Hollanda gibi ülkelerden İspanya'ya gelen toplam 6 genç, aynı evi paylaşmaya başlarlar. İşte bu noktadan sonra eğlendirici ve komik hikayeler gelişmeye başlar. Biz de böylece ekrana çok hoş bir şekilde yansıyan, öğrenciler arasında yaşanan yanlışlıkları, güzel diyalogları, az da olsa okul hayatlarını ve en önemlisi ev ortamlarını seyretmiş oluruz. Bu keyifli sahnelerin sonunda, başrol oyuncumuzun bir yılı doldurup ülkesi Fransa'ya dönme vakti geldiğinde hissettikleri duygular da güzel bir şekilde aksediyor izleyiciye. İspanya'ya gitmeden evvelki Xavier ile yeni Xavier arasında keskin değişiklikler vardır artık. Barcelona'ya geliş sebebi farklı olsa bile, bu bir senelik zaman içerisinde Xavier küçüklüğündeki hayallerini tekrar yakalayabileceğini net bir şekilde görebiliyordur pekala. Oyuncumuzun bulunduğu ülkeye göre yaşadığı tavır ve duygu değişikliklerine tanık olunmalı mutlaka.

Biraz da ayrıntı verelim. İspanyol Pansiyonu'nda, İngilizce, Fransızca, İspanyolca ve Katalanca gibi dilleri duymak mümkün. Filmimizde ana karakter Xavier'i canlandıran isim Romain Duris. Güzel aksanıyla filmde göz dolduran bir başka isimse Wendy rolünü üstlenen Kelly Reilly. Bunun yanı sıra Amelie'den tanıdığımız Audrey Tautou ve filmde oldukça başarılı bulduğum Fransız Cécile De France var. Yazar ve yönetmen koltuğunda ise Cédric Klapisch'i görüyoruz. 2002 yapımı İspanyol Pansiyonu, başarısını aldığı birtakım ödüllerle de kanıtlamış aslında. En yakın fırsatta izlemenizi öneririm. Fazlasıyla seveceğinizden şüphem yok. Keyifli seyirler.

L'auberge Espagnole @ IMDb

Tikra Li Sihara


Amir Perelman'dan sonra İsrail'den keşfettiğim çok güzel bir grup Tikra Li Sihara. Tel Aviv dolaylarından. Kendilerine güzel bir arkadaş sayesinde kulak verebildim ben de. Teşekkürlerimizi iletelim burdan Gizem Altınordu'ya. Tikra Li Sihara, 6 kişilik bir grup. Çok çeşitli enstrümanlar kullanılıyor müziklerinde. Vokalleri ise harikulade. Bu enfes grupla alakalı tüm bildiklerim bununla sınırlı aslında. Kendileri şu an ne yapar, ne eder hiç bilmiyorum. O kadar debelenmeme rağmen ekstra bir bilgi bulamadım, hatta fazladan şarkılarına bile ulaşamadım. Bütün şarkılarının kaynağı My Space sayfaları oluyor. Sayfalarındaki tüm şarkılara dikkatle yaklaşmak lazım, dinleyip bir nefeslenmek şart. Ama özellikle Ktuva Leleyl Shavuot şarkısını açıp dinleyiniz derim ben. Bir de klibini eklediğim Doctor Faustus. İyi dinlemeler.


Tikra Li Sihara @ My Space
Tikra Li Sihara - Ktuva Leleyl Shavuot

29 Mayıs 2009 Cuma

Edip Cansever


Ölümünün ardından geçen 23 yıl...

28 Mayıs 2009 Perşembe

LÖSEV & Galata Saray Store


LÖSEV ve Galata Saray Store çok anlamlı bir birliktelik içerisinde şu günlerde. LÖSEV, yaklaşık 5 yıldır sürdürdüğü sosyal sorumluluk projesi kapsamında, atolyelerinde yaptıkları çalışmaların satışını, hem kendi resmi sitelerinden hem de Ispanak'ın sitesinden yapıyordu. Şimdi bunlara Galatasaray Store de katıldı. Galata Saray için özel üretilen ürünleri temin ederek bir nebze de olsa lösemi hastası çocuklara ve ailelerine destek vermiş, en azından umutlarını tazelemiş olabiliriz sanırım.

Galatasaray Store LÖSEV Ürünleri - Satın Al

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Şampiyon Barça


Gecenin sonunda Roma'da, Manchester United önünde kazanılan 2-0'lık net galibiyetle Josep Guardiola'nın takımı Barcelona, 3 kulvarda da şampiyonluğu görmüş oldu. Önce İspanya Ligi şampiyonluğu, sonra Kral Kupası zaferi ve en nihayetinde nirvana: Şampiyonlar Ligi sevinci. Sonuna kadar hak ettiler doğrusu.

Bu arada Messi, evet Lionel Messi "2009 Yılın Futbolusu" ödülünü de açık ara kazanır herhalde.

Cleveland Cavaliers vs. Orlando Magic #03 & 04


Serinin 3 ve 4 numaralı maçları için sanırım şunu rahatlıkla söyleyebilirm ki; Orlando, Cavs'ı nasıl yenebileceğini çok iyi öğrenmiş. Öğrenmekle kalmamış, bunu bahsi geçen 2 maç için parkede tescillemiştir. Özellikle serinin 2. maçındaki o dramatik son olmasa şu an Orlando NBA finalindeydi açık bir şekilde! Arayüzü ve parçaları dolduran çok iyi bir ekibe sahip Orlando takımı. Bunu geride bıraktığımız 4 maçta görmüş olduk. LeBron James ne kadar insan üstü bir performans gösterse de, bu bir takımı alt etmeye yetmiyor! Serinin 3. maçında sadece faul çizgisinden sayı üretebilen Hidayet, 4. maçta kendi stabil performansını göstermiş oldu attığı 15 sayıyla. Perşembe günü oynanacak 5. maç, Magic'in adını NBA finaline yazdıracak maç olabilir. Kaçırmamakta yarar var.

26 Mayıs 2009 Salı

Lucy Lui

2009 Roland Garros #01


24 Mayıs'ta başlayan Fransa Açık, 2 hafta sürecek ve her gün Eurosport & TRT 3 ekranlarından naklen yayınlanacak. Kaçırmayın efendim.

The Reader


10 Nisan'dan bu yana gösterimde olan bir film üzerine izlenimlerimi aktaracağım. Hayır sinemada izlemedim, ev ortamı cazip geldi. Bu seneki Akademi Ödüllerini takip edenlerin sıkça duyduğu bir isim The Reader. Okuyucu.

Gerçekçi olmak gerekirse filmin künyesinde Kate Winslet ve Ralph Fiennes gibi isimleri görüp işlenilen konunun hassasiyetini de hesaba katınca The Reader'ın Oscar'da bu denli gürültü koparmasına hiç mi hiç şaşırmıyorum. Konumuza geçmeden evvel filmimimizin hayli duygusal öğelere yer verdiğini belirtelim ve hatta romantik drama şeklinde kategorilendirelim Okuyucu'yu.

Filmimiz 15 yaşındaki bir çocuğun, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'da çalışan ve kendisinden yaşça büyük olan bir kadınla olan ilişkisini, gönül bağını konu alıyor. İlk bölüm biraz ağır aksak ilerliyor. Aslında bu durum filmi güçlendirici bir rol de üstleniyor. Giriş bölümünde 15 yaşındaki bir ergenin 25 yaşındaki bir kadına aşık olması, çılgınca sevişmeleri gayet güzel sunulmuş. İlk bakışta cinsellik kavramı abartılmış gibi görünse de öyle değil. Çünkü sahneler akmaya devam ettikçe, filmimizin ilk bölümüne tüm filmi saracak olan kitap kavramı giriyor. Filmin sonlarına doğru bu okuma işinin, ilişkiyi nasıl ayakta tuttuğunu ve ikili arasındaki tek bağ durumunda olduğunu da farkediyoruz.

Filmin ikinci perdesi, genç Michale'ın aşık olduğu kadının, yani Hanna'nın, bir SS gardiyanı olduğu anlaşılınca açılıyor. Bizler de bu vasıtayla Almanya'nın, Nazi hükümetiyle olan hesabını kapama derdine düştüğünü görüyoruz ekrandan. Michael Berg'in sevdiği kadın olan Hanna Schmitz'in sorgulanma süreciyle birlikte her şey ortaya dökülüyor. Bu arada Michael Berg'in gençliğini canlandıran David Kross'un muhteşem oyunculuğunu göz ardı etmeyelim. Winslett ne kadar başarılıysa Kross da o kadar mükemmellik arz ediyor filmde.

Bana sorarsanız, filmde öne çıkan durum kesinlikle aşk. Hmm belki de yanlış kelime kullanıyorum. Çünkü aşk sözcüğü de tam karşılığı değil bu filmin. Bir derinlik söz konusu. Şöyle ki, başlardaki Michael karakteri aşkın saf, temiz ve heyecanlı halini yansıtsa da sonlara doğru genç yaşında yaşadığı bu ilişkinin, hayatının ileriki dönemlerine çok derin izler bıraktığını gözlemliyoruz. Zaten yaşadığı günübirlik ilişkiler ve başarısız bir evlilik bunu kanıtlar nitelikte. Mahkeme sürecinden itibaren Michael'daki ruh hali çok çeşitlilik ve karmaşıklık gösteriyor. Filmin temeline de bu duygular oturmuş zaten. Yoksa işin Nazi-Yahudi ilişkisi fazla ön plana çıkmıyor. Çıksa bile yüzeysel kalıyor. Doğrusu da bu hem. Bir bakıma mahkeme salonunda Michael, Hanna ile gerçek manada tanışıyor. Devamında da bu tanışıklık okuyucu kimliğiyle sürüp gidiyor. Michael'in orta yaş halini canlandıran Ralph Fiennes'in, Hanna'nın intiharından sonraki vasiyeti üzerine ağlaması çok etkileyici. Göz yaşlarınıza engel olamayabilirsiniz, aman dikkat! En vurucu anlarından biri o sahne aslında. Çünkü Michael'in göz yaşlarının bir nedeni var. Bu neden de suçluluk duygusu. Hanna yaşananlardan ötürü kendini ne kadar suçlu buluyorsa, Michael da bir o kadar suçluyor kendini. Buna şüphe yok! Bir nevi filmi izlerken kafamda oluşan soruların yanıtıydı bu çarpıcı sahne. Hanna'nın, artık yaşlı sınıfına adım attığı dönemde dahi Michale'a "kid" şeklinde hitap etmesi ise inceden inceye hoşuma giden detaylardan biriydi. Hafif melankoli ve dramatik bir yan arayanların kesinlikle gidip görmesi tavsiyedir. İyi seyirler herkese.

The Reader @ IMDb

Bin-Jip


Blog’uma kapı eşiğinden bakıp "hulen içimiz dışımız müzik olacak galiba burda arkadaş" diyenler için gelsin bu yazı. Ketçap ve mayonezden bıkanlar için hardal lezizliğinde bir film tanıtımı yapacağım. İlk sinema post'um olacak ayrıca bu. Ömrü hayatım boyunca Avrupa sinemasını baş tacı, Kore sinemasını ise kulak arkası yapmış biri olarak yazacağım bir de. Okuyacak arkadaşlar için ön yargımız olsun bu. Filmimizi yani Bin-Jip'i bendenize baya bir zaman önce öneren sevgili Tuluğ Güner arkadaşıma da bu vesileyle kucak dolusu teşekkürlerimi sunuyorum:) Tabii benim filmi seyretmem son bir ay içerinde gerçekleşti. Önerileri hemen dikkate almakta üstüme yok! Her neyse.

Vurucu etkiyi başta yapayım ben. Bin-Jip bir aşk filmi. Ama öyle sulu, acıklı, biraz da Yeşilçam tadında bir aşk filmi değil. 2004 Güney Kore yapımı bu filmi yazıp yöneten isimse Kim Ki-Duk. Altın Portakal Film Festivali için 2005 yılında ülkemize gelmiş bir isim kendisi. Kim Ki-Duk’un kendince bir sadeliği var. Bin-Jip'te çok net anlaşılıyor bu durum. Bu yalınlığının yanı sıra görsel olarak da çok güzel kareler sunuyor bize. Kendisinin herhangi bir yapımını seyrettikten sonra Uzak Doğu'ya olan ilginiz tavan yapacaktır. Uyarmadı demeyin sonra! Yönetmenimizin kısaca değindiğim bu bakış açısı bizim filmimizde de mevcut. Çok güzel bir hikayesi var Boş Ev'in. Baştan bir sarmalıyor insanı. Filmdeki ana karakterler neredeyse hiç konuşmuyor. Kimilerince anormallik olarak yorumlanabilecek bu sessizlik, oyuncuların şiirsel vücut dilleriyle yeniden anlam kazanıyor aslında. Sessizliği kıransa etkileyici bir şekilde Korece söylenen seni seviyorum cümlesi oluyor. Oyuncularımızdan kadın olanı ağzını ilk ve son kez açıyor ve bu sözleri söylüyor işte: Saranghae yo. Bonus olarak filmin çoğu sahnesini süsleyen ve genzimizi fazlaca yakan Natacha Atlas'ın Gafsa’sını iliştiriyorum eke. Hmm muadili kimdir derseniz, Sezen Aksu ayarında bir sanatçı işte. Bin-Jip'in afiş metniyle indirelim perdeleri: "Hepimiz birer boş eviz, ta ki birisi kilidimizi kırıncaya dek." İyi seyirler.


Bin-Jip @ IMDb
Natacha Atlas - Gafsa

Galatasaray Avrupa Şampiyonu


Dün eve geç gelmem ve yorgun olmam sebebiyle yazmayı planladığım güzel haberi şimdi paylaşmak istiyorum sizlerle. Galata Saray Bayan Basketbol Takımı 2009 Fiba EuroCup Şampiyonu oldu. Bu büyük başarı ve bayan basketbolunda ülkemize gelen ilk Avrupa kupası olması sebebiyle emeği geçen herkese, başkana, oyuncularımıza ve hocalarımıza teşekkürler ediyoruz. Maçı ayrıntılandıracak olursak salondaki yerimizi aldık elbette. Rakip atak halindeyken biz onları sarı sosislerle ve ıslıklarla müdafa eden askerlerdik. Bizsiz olmazdı çünkü. Devrede yer değiştirdik ve yine savunma yaptık arkadaşla. Bir nevi uğurumuz oldu bu ıslık ve sarı sosisler. Uğurun sonucunda da kupa İstanbul’da kaldı. Maçta tanıdık isimler gördük, şaşırdık ve sevindik. Bülent Korkmaz, Arda Turan, erkek basketbol takımı ve daha da fazlası salondaydı, tek yürek halinde destekliyorlardı sultanlarımızı. Maçtan kendime 2 hatıra çıkardım. Birincisi sol kulağı kesik bir maç bileti, diğeri ise İtalyanların da söylediği gibi salondaki coşkulu taraftar! Klasik sözlerle noktalayalım isterseniz:

Devre arasında yudumlanan kahve 5 TL. Ulaşım, yemek ve bilet giderleri 40 TL. Sarı Kırmızı konfetiler altında Sarayın Sultanları'nı kupaya uzanırken görmek paha biçilemez...

Emily Wells

Müzik adına yeni yazımı güzel bir isim etrafında yoğunlaşarak tuşluyorum. 2009'un soğuk Şubat gecelerinin birinde tanıma fırsatı bulduğum bir isim Emily Wells. Amerikalı bir şarkıcı. Oysa ben kendisini tanıyıp müziğine kulak verene dek onun 2 adet albümü ve çeşitli çalışmaları vardı piyasada. Ne talihsizlik ama! Yaptığım ufak çaplı araştırmalara göre kendisi ülkemizde bile çok gün yüzüne çıkan bir isim değil. Anladığım kadarıyla Emily Wells dinleyenler bu işi genelde gizli kapaklı yapıyorlar ve keyfini tek başlarına sürüyorlar bu güzelliğin. Emily’nin söylediklerine bakılırsa henüz genç yaşta büyük plak şirketleri tarafından keşfediliyor, ancak o bu plak şirketleriyle çalışmak yerine müziğini kafasına göre şekillendirmeyi daha uygun buluyor. Ondaki indie hevesi, müziğine olan saygımı da üst katmanlara çekiyor haliyle. Dünya yıldızı olmak yerine, seçkin kulaklarda kalıcı bir yer edinmek istemesi önemli ve örnek bir duruştur. Nina Simone, Bob Dylan, Björk ve Outkast gibi farklı kutuplarda gezinen isimleri beğendiğini ve onlardan ilham aldığını da açıkça belirtiyor Wells. Bir de biyografisinde "I love rap music and Vivaldi" gibi ilk başlarda hayli uyduruk bulduğum bir söz sarf ediyor. Bu sözü fazla kurcalamayıp albümlerine geçelim biz.

İlk albümüyle ikinci albümü arasında kesin bir farklılık olduğunu belirtmeliyim. 2006'da çıkan Beautiful Sleepyhead and the Laughing Yaks isimli ilk albümü, en düz tabirle daha romantik geliyor ikinci albümü dikkate alındığında. Nitekim sözlerin kırılganlığı piyano tuşlarıyla birleşince, gitar motifleri dingin bir Wells vokaline eşlik edince ve keman sesleri de en calıcı noktalarda peydahlanınca albüm küskün, duygusal ve aşk kokan bir hüviyete bürünüyor. Peki ben bundan şikayetçi miyim? Hayır, kesinlikle. Bir miktar hassaslık var şarkılarda hepsi bu. Tabii akıcı ve güçlü parçalar da var. View from a Blind Eye onlardan biri. Görmezden gelmeyin sakın, nakaratı fena halde sıcak. Waltz of the Dearly Beloved ile kendinizi 3/4'lük ritimlere kaptırıp bir de eş bulabilirseniz karşınıza, güzel bir dansla süslemiş olursunuz şarkıyı. Belki az biraz da şarap açarsınız yanına. Daha fazla hareket isteyenler içinse 1000 Years War parçası bire bir. My Tin Car gibi es geçilmemesi gereken ve listenize her türlü girebilecek şarkıların olduğunu da hatırlatayım bu albüm için.

Şimdi gelin arta kalan cümlelerimizi The Symphonies: Dreams Memories & Parties albümü için kuralım. 10 parçalık senfoninin en önemli unsuru tabii ki de canlılığı ve kompaktlığı. Bir an için kendinizi açık hava konserinde hissedebilirsiniz hatta, o derece iddialı. Albümün sivrilmesinde rol oynayan başka etkenler de var tabii. Bolca keman, çocukluğumuzu hatırlatan ksilofonla desteklenmiş ritimler ve indie folk’un olmassa olmazlarından yaylı çalgılar. Bu kadarla kalsa yine iyi, ama hayır bu defa da melek sesli kadın devreye giriyor. Kemanıyla eşsiz ve farklı melodileri insanın böğrüne böğrüne işliyor ustalıkla. Folk kültürünün albüme yansımaları çok başarılı. Bahsi geçen alt melodiler oldukça akustik ve bu durum tabandan yüzeye doğru çıkarken bir bütünlük arz ediyor. Albümün yer yer klasik müziğe de göz kırptığını söylemeden geçmeyelim. İllaki albümde öne çıkan parçalar var. Symphony 1: In the Barrel of a Gun, Symphony 3: The Story, Symphony 6: Fair Thee Well & the Requiem Mix ve Symphony 10: Could This Really Be the End? bunlardan birkaçı. İkinci albümün ıskalanmaması gereken şarkılarından biri de 7 numaralı çalışma. Ufaklıkları uykuya, yetişkinleriyse düşe yatırabilecek kadar güçlü bir şarkı. Albümü dinlemeyi kafasına koyan arkadaşlara önerimdir. Size verilen şekilde yani 1'den 10'a doğru şarkıları sabırla ve sırayla dinleyiniz. Albümün bütünlüğünü daha derinden hissetmenizi sağlayacaktır bu emin olun! Emiliy bu albüm için neredeyse bir yılını harcadığını vurguluyor. Ama netice olağanüstü. Dinledikten sonra siz de hak vereceksiniz bana.

Son olarak Emily’nin hip hop'ın efsanevi isimlerinden Biggie'nin "Juicy" adlı parçasını yorumladığını gördüğümde ortama bir miktar gülümseme bırakmıştım. Onun rap'i sadece sevmekle yetinmeyip gayet başarılı bir şekilde icra ettiğini görmek hoşuma gitmişti çünkü. Ee sonra haliyle Emily’nin başlarda vurguladığım ve pek de önemsemediğim sözüyle yüzleşmem gerekti. Şimdi kasedi başa sarıp bana "Emily Wells kimdir" derseniz, size kalın puntolarla "She loves rap music and Vivaldi" cevabını veririm. Şunu da unutmamak gerek. Wells’in özellikle 2. albümünde yarattığı harikaları gösterecek olan kulaklığınızdan fışkıran tek bir parça değil, müzik çalarınızda daimi yer edinecek olan o dopludolu 10 şarkıdır. Bu yetenekli ismin albümlerini el üstünde tutun ve kulaktan kulağa paslaşadurun. Unutmayın ki müzik paylaştıkça güzel.

Emily Wells @ My Space
Emily Wells - View from a Blind Eye
Emily Wells - Symphony 6: Fair Thee Well & the Requiem Mix

24 Mayıs 2009 Pazar

Tugay Veda Ederken #02


Bu da oldu işte. Son Mohikan Tugay Kerimoğlu, İngilizlerin deyimiyle Turkish Delight 39 yaşında futbol kariyerine noktayı koydu. Sahne aldığı son maç West Bromwich Albion karşılaşması olarak geçti kayıtlara. Bizim kaydımızda ise 99'daki Hertha Berlin maçında attığı golden sonraki sevinci vardı. Hiç silinmeyeceksin akıllardan. Ve belki bir gün başında olduğun Galata Saray'la çıkacaksın akınlara. Bir gün...

Reset #33


Esin İris'le yaptığım söyleşinin de yer aldığı Reset Magazin'in yeni sayısı tüm bayilerde olmasa da aşağıdaki uzantıda sanki.

Reset Magazin 33. Sayı - Oku

Cleveland Cavaliers vs. Orlando Magic #01 & 02


Hemen özet geçmek gerekirse NBA'in Doğu PlayOff serilerinin ilk iki ayağı LeBron'un evi Clevleand'da oynandı. İlk maçı 105-106 kazanan Orlando'da Hidayet Türkoğlu 15 sayı, 14 asist ve 6 ribaund'la oynadı. Ve bu 14 asist Hido'nun kariyer rekoruydu. İkinci maçsa biraz trajik bir biçimde sonladı Hedo için. İnan ki sabah sabah biz de yıkıldık be Hido'cum. Totalde 21 sayıyla oynadığı bu ikinci maçın son saniyelerinde attığı sayılarla -bir üçlük bir de the shot- takımını Cavs önünde 2 sayı öne geçiren Hido, Lebron'un son saniyede gelen sürpriz 3'lüğüyle yani buzzer beater'ıyla resmen bozguna uğradı. Hido'nun elinden "gecenin kahramanı" unvanını çalan LeBron'lu Clevleand maçı da 96-95 kazanarak seride eşitliği sağladı:1-1. O gecenin meşhur videosunu vererek hem Doğu hem de Batı final serilerinin her gün Ntv ekranlarından canlı olarak verildiği bilgisini de düşelim buraya.

22 Mayıs 2009 Cuma

Sevdiğim Replikler #01


-Böyle zar atmayı nerden öğrendin?
-Küçükken babam kardeşimle bana hep zar attırırdı ve kazanan kaybedene tokat atardı.
-Dayak yememek için zar atmayı öğrendin yani?
-Hayır, kardeşime vurmamak için!

*Kırık Zar

Tugay Veda Ederken #01

Eurovision Hadise'si


97'de Şebnem Paker'in Dinle'siyle kazanılan o 3.lük benim nazarımda daima ilk sıradadır. Sertab Erener'in birinciği bile bu durumu değiştirmemiştir. Ama Hadise'nin de hak ettiği bir 4. lük aldığını -hatta daha iyisi olabilirdi- söyleyelim. Onun da yeri ayrı olsun.

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Türkiye Üniversiteleri Tiyatro Şenliği


16-30 Mayıs 2009 tarihleri arasında 41 tiyatro topluluğunun katılımıyla gerçekleşecek olan Türkiye Üniversiteleri Tiyatro Şenliği hakkındaki geniş bilgiyi şuradan edinelim ve tiyatrolara katılımı eksik etmeyelim.

Türkan Saylan


Türkiye güzel ve örnek bir değerini yitirdi. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin de başkanlığını yapan Prof. Dr. Türkan Saylan, uzun süredir boğuştuğu kanserin pençesinden ne yazık ki kurtulamadı. O bizlere veda ederken "kurtarılacak kişiler var" diyerek bu ülkenin çocuklarını işaret etti ve o çocukların eğimtimlerini sürdürebilmeleri için önemli yollar açtı. Sanırım şimdi sıra bizlerde. Hem ne demişti Türkan Saylan: "Güneş umuttan şimdi doğar!" Başımız sağ olsun. Unutmadan Ayşe Arman'ın Nisan ayında Saylan'la yaptığı röportajı da okumanızı şiddetle öneririm.

Boston Celtics vs. Orlando Magic


Gece 03:00'te dondurmamı elime alıp Ntv ekranına kilitlendim. NBA'de Doğu Konferansı Finali'ne yükselecek takım belli olacaktı yani, kaçırırsak olmazdı. İzlediğimize de değdi zaten. Magic deplasmanda Boston'u 101-82 yenerek finale yükseldi. Hido coştu Celtics karşısında, takımını sırtladı ve LeBron James'li Cleveland Cavaliers'ın karşısına rakip olarak dikti. İstatislikleri şöyle Türkoğlu'nun: 25 sayı, 12 asist ve 5 ribaund. Tebrikler ve başarılar Hido.

14 Mayıs 2009 Perşembe

I Am Because We Are


Bu akşam CNBC-e ekranlarını izleyenler karşılaşmıştır mutlaka bu belgeselle. Ben filmin yayınlanacağından haberdar olduğum için daha bilinçli yayılmıştım koltuğuma. Pop müziğin idol isimlerinden Madonna'nın yazdığı ve aynı zamanda yapımcılığını üstlendiği bir belgeseldi ekrandaki: I Am Because We Are. Son derece açık bir dil. Varım, çünkü biz varız! Filmin isminden de anlayabileceğimiz üzre sosyal bir proje Madonna'nın yaptığı şey. İsmi de "Hepimiz Biriz" manasına gelen Ubuntu'dan esinlenilmiş. Bu projeye konu olan yerse Malawi. Afrika'nın sıcak yüreği Malawi. Madonna bizlere bir şeyler göstermek istemiş. İyi de yapmış. Çünkü bu ülkede bünyeyi oldukça üzen ve sarsan şeyler yaşanmış, yaşanıyor. Belgeselde, yaşanan bu elim olayları izleyeceksiniz işte. Sıralayalım bunları. 12 milyon nüfuslu bir ülke, nüfusunun büyük bir kısmı fakir. Ne gariptir ki belli bir azınlık fazlaca zengin! Tabii ki bunda ülkenin hala sömürgeden kurtulamamış olmasının payı fazla. Nüfusunun %15'i AIDS'li. 1 milyonu aşkın yetim çocuk var. Çocukların yine çoğu AIDS hastalığına yakalanmış. Ve gerekli tedavileri karşılanamıyor. Hasta olmayan çocuklarsa o küçük yaşlarında çalışmak zorunda kalıyor. Hayatta kalmak için çalışıyorlar. Belgeselimizin odak noktası da çocuklar aslında. Bir halkın belli geleneksel inanışları, o halkın geleceğini ne kadar kötü etkileyebilirse o kadar etkiliyor işte Malawi'de. Bunun yanına yönetilemeyen bir ülke, umutsuz insanlar, salgın ve hastalıklarla boğuşan bir halk eklenince manzara gayet tabii iç açıcı olmuyor. Annelerini ve babalarını kaybeden, AIDS'in pençesinde olan bu çocuklara yardım eli uzatmaksa hepimizin elinde. 1 doların bile o temiz yüzlü, gülen çocukların hayatlarını bir nebze de olsa değiştirebileceğini hatırlarız umarım.


I Am Because We Are @ IMDb
I Am Because We Are @ Resmi Site
I Am Because We Are - Destek Ol

Bandista


Yaklaşık 10 günlük bir tanışma sürecinin ardından şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Bandista fevkalade güzel bir topluluktur. İlk albümleri "De te Fabula Narratur", yani Marx'ın deyişiyle "Anlatılan Senin Hikayendir" fazlasıyla ilginç ve alımlı. Çok canlı bir şekilde aksediyorlar. Kim bilir yanı başımızda çalsalar ya da canlı dinleme imkanı bulsak nasıl bir ruh haline bürüneceğiz. Müziklerin ve sözlerin çoğu haliyle kendilerine ait değil, orjinalleri mevcut çünkü. Ama onlar da yeni düzenlemelerle iyi bir iş yapmışlar. İlle de Rumba, Kara Çocuk Raksı, Haydi Barikata, Hiçbir Şeyin Şarkısı ve Ulus Baker için yazılan Her Şeyin Şarkısı benim gözdelerim. İkisini eke iliştireceğim, ama siz Bandista'nın resmi sitesinden full albümü copyleft mantığıyla çekebilirsiniz. İşinize yarayacak detaylar var kesinlikle sitede. O detayların bir kısmı şöyle, iyi dinlemeler:

"Bandista bir aralık, bu darlık bu basmakalıp, bu ayık kafayla esrik taklitleri, bu aramızda yaşayan katilleri teşhir etmek gerek dedi evde uyuklarken. Uyanmak gerek dedi önce kendi kendine, evde bir gitar çaldı manuş, klarnet aktı meyanlı, kaydırmalı, akordeon zaten doldurmuştu köşe bucak, vurmalılar hazırdı "marş"a, başladı ev'in hikâyesi, varyetesi söküp söküp yapmanın. Bandista evi şenlik kıyamet bir eylem bandosu şimdi ses vermekte ska, balkan, vertov, reggae, eşitlik, özgürlük, cango, votka, adalet, kökler sularından..."

Bandista @ My Space
Bandista - İlle de Rumba
Bandista - Her Şeyin Şarkısı

Sansüre Sansür

12 Mayıs 2009 Salı

Tarih Yazanlar


Yarın saat 12:00'de NTV'de ve NTV Spor'da güzel bir program ekrana gelecek. İçerikse çok anlamlı. 2000'de Uefa Kupası'nı kazanan Galata Saray ekibinin önde gelenleri programa konuk olacak. Fatih Terim başta olmak üzere o günkü teknik ekip ve kadrodan güzel isimleri göreceğiz. Ercan Taner'in sunumunda gerçekleşecek programı kaçırmayacağınızdan eminim.

Tarih Yazanlar @ Ntv Spor

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Emiliana Torrini Geliyor


Oldu işte. İzlanda'nın gülü geliyor ülkemize. Bugün My Space'te vakit öldürürken kendimi Emiliana Torrini'nin sayfasında buldum, acaba yeni bir şeyler var mı diye meraklanmışım demek ki! Konser takvimine göz atarken İstanbul'un adını gördüm. Heyecanlandım, sözlüğe bakındım. Hızımı alamayıp İKSV'nin resmi sitesine koştum. Orası da beni konfirme edince rahatladım açıkçası. Doğruydu işte gördüklerim. Emiliana Torrini Temmuz'un 15'inde, 16. Uluslararası İstanbul Caz Festivali çerçevesinde buraya geliyordu. Ben şimdiden muazzam bir konserin hayalini kurmaya başladım bile. Size de tavsiyem odur ki, bir an önce konser biletlerini edinin. İstanbul Modern'de görüşmek üzere, bekle beni güzel Emiliana...

Emiliana Torrini @ Biletix

7 Mayıs 2009 Perşembe

Eski Açık Sarı Desene


2002-2003 sezonu. Baş aktör Galata Saray, hem de Fatih Terim'li Galata Saray. İşte böyle bir ortamda çekiliyor Eski Açık Sarı Desene belgeseli. Bu belgesel filmini yöneten isimse Ali Ömer Kazma. Belgeselimiz 2003 yılının Ekim ayında vizyona girmişti Türkiye'de. O zaman sinema salonlarında çok büyük bir ilgi gördüğünü söylememeiz güç ama taraftarlar bazında önemi büyüktür. Zaten birçok kişi bir şekilde izlemiştir belgeseli, vcd veya dvd şeklinde edinmişlerdir en kötü. Zaten bu belgesel ülkemizde bir futbol takımı için çekilen ilk belgesel olma özelliğinden dolayı önemlidir. İlk olduğu için eksikleri de vardır tabii. Ama güzellikleri daha çoktur bana göre. Belgesel farklı çekim teknikleriyle güzel süslenmiştir evvela. Onun yanında içeriği çok doludur. Futbolun arka bahçesini gözler önüne sermiştir, soyunma odalarında yaşananları, hissedilen havayı, duyguyu bizlerin de yaşamasını sağlamıştır. Fatih Terim'in futbolculara verdiği coşku biz koltuktakileri fena sarsmıştır sonra. Bu yüzdendir ki, belgeseli izlerken üzerimizdeki parçalıyı öpmüşüzdür sürekli:) Belgeselin satır aralarında şöyle bir duygusal cümle sarfedilir Suat Kaya tarafından: "Az önce şurda otururken ne konuştuk biliyor musun arkadaşlarla. Ergün, ben, Arif, Bülent şurda (Florya) yaşlandık dedik!" İzlemeyen arkadaşlar çabucak izlesin, izleyenlerse nostalji yapsın ve tempo tutsun: "Eski açık sarı desene, desene, desene..."


Eski Açık Sarı Desene @ IMDb

Bar Rafaeli

6 Mayıs 2009 Çarşamba

Engelleri Birlikte Aşalım


Geçtiğimiz günlerde Galata Saray Spor Kulübü'nün desteğiyle beraber TESYEV'in önderliğinde, Sözün Bittiği Yer projesinin galası yapıldı. Galaya birçok ünlü isim katılıp destek oldu. Şimdi ise sıra bizlerde. Zira Türkiye Engelliler Spor Yardım ve Eğitim Vakfı'nca düzenlenen Engelleri Kaldıralım kampanyası devam etmekte şu sıralar. Engelli insanlarımıza yardım amaçlı düzenlenen kampanyaya cep telefonlarımızdan DESTEK yazıp 5633'e sms yollayarak katılabiliriz. Her türlü operatörlerden atabileceğiniz mesajların ücreti ise sadece 5 TL. Bunun yanında resmi siteden gönlünüzce para yardımında bulunabilirsiniz.

5 Mayıs 2009 Salı

Reset #32



Reset Magazin 32. Sayı - Oku

4 Mayıs 2009 Pazartesi

2009 Dünya Şampiyonu Wishaw Büyücüsü


İngiltere'nin Sheffield şehrinde 2 haftadır derin bir heyecan vardı. Bu heyecanın sebebi de 2009 Snooker Dünya Şampiyonası'ydı. 18 Nisan'da başladı ve 4 Mayıs akşamı güzel bir finalle son buldu.

Turnuvada Ronnie O'Sullivan, John Higgins, Stephen Hendry, Shaun Murphy ve Stephen Maguire gibi deneyimli oyuncuların yanı sıra Mark Selby, Mark Allen, Graeme Dott, Allister Carter ve Ryan Day gibi genç ama yetenekli isimler vardı. Bu kadar iyi ismin olduğu bir dünya şampiyonasında beklentiler yüksekti elbette. Böyle bir ortamda toplar ıstakaların menziline girdi ve organizasyon başladı. Sürprizlerle başladı diyelim biz şuna. İlk turlar normal seyrinde geçti ama 2. turda olanlar oldu. Çünkü dünyanın bir numaralı ismi Ronnie O'Sullivan nam-ı diğer The Rocket, Mark Allen'a 13-11 kaybederek şampiyonaya veda etti. Şampiyon veda etti ama şampiyona devam ediyordu. İkinci turda elenen bir diğer isimse Allister Carter olmuştu.

Çeyrek finale gelindiğindeyse güzel maçlar oynanıyordu masalarda. John Higgins-Mark Selby kapışması en öne çıkan maçıydı bu çeyreğin. İki oyuncu da zihnen aşırı yoruldurlar ve maç son frame'de John Higgins'e kaldı. Çeyrek finalin bir diğer maçında Shaun Murphy, Stephen Hendry'i 13-11'le geçerek yarı finale çıktı. Ama bu maçın en unutulmaz anı, usta isim Stephen Hendry'nin masayı silip süpürmesiyle gelen 147'lik seriydi. Bu aynı zamanda şampiyonanın da tek 147'siydi. Stephen Hendry bu sayede £147.000'luk teselli ödülüyle The Crucible Theatre'dan ayrıldı. Bir önceki turda Allister Carter'ı eleyen Neil Robertson, bu defa da Stephen Maguire'ı geçip yarı finalist oldu.

Yarı finalde, turnuvanın sürpriz ismi Mark Allen bu kez bir başka büyük oyuncuyla karşılaştı. The Wizard of Wishaw olarak da bilinen Jonh Higgins, ilk etapta oyuna hakim oldu ve bir ara durumu 13-3'e kadar getirdi. Sonraki etaplarda çılgın bir geri dönüşe imza atan genç Kuzey İrlandalı Allen, durumu 16-13'e kadar taşıdı. Wishaw Büyücüsü Higgins, soğuk terler dökmesine rağmen 17-13'le kazanıp adını bu şampiyonada 4. kez finale yazdırdı. 1/4 finalin diğer ayağında Shaun Murphy, başka bir sürpriz isim olan Neil Robertson'ı zor da olsa yenerek Higgins'in rakibi oldu.

Finalde benim favorim elbette John Higgins'ti. Ronnie O'Sullivan ile birlikte finalde görmeyi çok isterdim ama olmadı. Bizim finalimize gelecek olursak beklenildiği gibi ortada başladı maç. Frame'ler oynanmaya başladıkça Higgins ağırlığını koydu ve çok başlarda maçı koparmış oldu. Özel sebeplerden ötürü Sheffield sakinlerinin hayli tepkili olduğu Shaun Murphy, finale kadar sessiz sakin gelmiş olsa da şansı John Higgins'e karşı tutmadı. Final oyununu 18-9'luk ezici bir üstünlükle kazanan John, bu yılla beraber World Snooker Championship'te 3. şampiyonluğunu tatmış oldu. Higgins'in turnuva boyunca sergilediği beyefendi tavrı ve güzel oyunlarıyla kupayı fazlasıyla hakettiğini söylemeliyim. Elbette kupanın yanında £250.000'luk küçük bir servetin de sahibi oldu:) Büyük İskoç oyuncunun, şampiyon olduktan sonra ailesiyle birlikte yaşadığı sevinç görülmeye değerdi. Görülmesi gereken bir diğer güzellik de Eurosport ekranlarındaydı. Turnuva boyunca çok hoş sunumlar yaptılar. John & Eurosport'a birlikte seslenelim: Devam edin.

Galata Saray Dergisi #79


2009 Fiba Eurocup Şampiyonu dişi aslanlarımızın kapağını süslediği Galata Saray Dergisi bayilerde. Kupayla çekilen bu güzel fotoğrafı görüp de dergiyi almamak olmaz. Derginin bu ayki içeriğini resmi siteden görebilirsiniz.

Galata Saray Dergisi 79. Sayı - Satın Al

Engelsiz Aslanlar Yine Şampiyon


Galata Saray Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı geçen yılın ardından bu sene de Şampiyonlar Ligi şampiyonu oldu. Geçtiğimiz pazar günü Almanya'da oynanan finalde Engelsiz Aslanlar, Alman ekibi olan RSC Rollis Zwickau'yu 82-73 yenerek kupaya uzandı. Detaylara resmi siteden bakabilirsiniz. Bu güzel insanlar için ne yazsak yetersiz inanın. Onları çok seviyoruz. Canı gönülden tebrikler Cim Bom Bom'un yürekli oyuncuları.

Şampiyondan Taviz Yok


Rafael Nadal 2009'a kaldığı yerden devam ediyor. Dün oynanan ATP Tour'un Roma durağında kazandı bu kez de. Rafa'nın finaldeki rakibi sinir adam Novak Djokovic'ti. İlk seti tie-break sonucu kazanan Nadal, ikinci sette o kadar zorlanmadı. Neticede maçı 7-6 ve 6-2'lik setlerle 2-0 kazanıp Roma Masters'da imparatorluğunu ilan etti. Ayrıca bu peş peşe kazandığı 3. ATP oldu. Toprak kortların açık ara birincisi olan Rafael Nadal'ın mayısta başlayacak olan Roland Garros'ta neler yapacağını merakla bekliyorum artık. Üst üste 5. zaferine ulaşabilecek mi acaba Fransa'da? Bu arada maç yayını için D Spor'a teşekkürlerimizi iletelim ve Fransa Açık'ın Eurosport ekranlarından izlenebileceğini söylemiş olalım.

1 Mayıs 2009 Cuma

Our Broken Garden


Yumuşak sesli bayan vokal arayanlar için gelsin yazımız. Our Broken Garden Danimarkalı bir solo proje. Vokaliyle bu projeyi hayata geçiren isimse Anna Bronsted. 2008 yılında çıkan When Your Blackening Shows albümünde Anna sesini duyuyorken, gitarda, bass&drum'da, klavye enstrümanında ve piyanoda Soren Bigum, Moogie Johnson, Poul Terkildsen, Palle Hjorth ve Lise Westzynth gibi müzisyenleri görüyoruz. Albüm piyano ve hafif davul eşliğinde her açıdan genişlemiş diyebiliriz. Hani albüme hafif sıkıcı diyemeyin diye söylüyorum bunu:) My Kinship, The Blinding, When Your Blackening Shows bir adım öne çıkan şarkılar. Watermark şarkısı ise Anna'nın babasıyla ilgili olduğu için onun açısından hayli özel ve anlamlı olduğunu belirtelim. Dinlerken farklı bir ruh haline bürüneceksiniz, demedi demeyin. Sözün özü karamsar İskandinav öykülerini barındıran bu albüm arşivinizde yer almalı.


Our Broken Garden @ My Space
Our Broken Garden - My Kinship
Our Broken Garden - The Blinding