Fransa Açık çok ilginç sonuçlarla devam ediyor. Kadınlarda Venus Williams ve Ana Ivanovic elenirken, erkeklerde bu yılın favorilerinden Sırp Novak Djokovic ile tüm zamanların favorisi Rafael Nadal turnuvaya el salladı. Geçen yılın şampiyonu Nadal, İsveç Robin Soderling'e elenmesi beni üzdü elbette. Turnuvanın en büyük sürprizi de buldu hatta. Maç boyu o meşhur forehand'lerinden pek göremediğimiz İspanyol, yenilgiyi hak etmiş oldu bana kalırsa. Ee bizim için de Roland Garros bitti artık:) Şaka tabii ki. Bu arada bir başka ispanyol Fernando Verdasco'nun da 4. turda elendiği bilgisini düşelim. Tam gaz izlemeye devam...
Quicken Loans Arena'da serinin 5. maçına hızlı başlayan taraf LeBron'lu Cleveland oldu. Hidayet'in dış sahada daha verimli olma istatistiği bir kez daha tuttu bu maçta. Fakat işe yaramadı Hedo'nun attığı 29 sayı ve Orlando maçı deplasmanda 112-102 yitirerek Cavs'a son bir şans daha tanıdı. Doğu Konferansı final serisinin 6. maçına gelindiğinde, Magic'e bir galibiyet yetecek ve NBA finaline yükseleceklerdi. Öyle de oldu. Artık mental olarak baya yıprandığı görülen LeBron James, Cleveland'ı daha fazla ileriye götüremedi. 6. maçın tartışmasız yıldızı Superman Dwight Howard oldu. 103-90 kazanılan maçta attığı 40 sayının yanına 14 ribaund ekledi. Hidogiller Amway Arena'da, kendi seyircileri önünde hem kupalarına uzandılar hem de NBA finaline çıkmanının zevkini çıkardılar. Şimdi rakip kim mi? Elbette Kobe Bryant'lı Los Angeles Lakers. Hido şampiyonluk yüzüğünü takabilecek mi? Neden olmasın...
Geçtiğimiz günlerde izlediğim bir filmden, bir Fransa & İspanya ortak yapımı olan L'auberge Espagnole'den bahsetmek istiyorum. Türkçesi İspanyol Pansiyonu. Ama siz pansiyon lafına takılıp farklı anlamlar yüklemeyin hemen. Filmimizin konusunu açıklığa kavuşturalım öyleyse. Fransa'da yaşayan bir genç, babasının biraz zoraki isteğiyle üniversitedeki Erasmus bursundan faydalanarak 1 yıllığına İspanya'ya gider. İspanya'nın en güzel şehirlerinden olan Barcelona'ya. Gitmesindeki amaçsa tamamen iş odaklı olup geleceği üzerinedir. Aslında filmimizin merkezinde Erasmus vardır. Ülkemizde de üniversite çağındaki birçok arkadaş bu yoldan geçmiştir zaten. Özellikle Erasmus'tan yararlanan arkadaşlar filmi izlerken sahnelerin doğallığına hayran kalacaklar. Bunu peşinen söylemiş olayım. Erasmus'un ne olduğunu bilen, ancak denememiş olan arkadaşlar içinse rehber niteliğine bir film olduğunu belirtelim. Sadece Erasmus lafına kitlendiğimi görmezden gelin lütfen. Hem Erasmus'tan zerre haberi olmayan bünyelerin bile çok eğleneceği bir film bu.
Fransa'da son derece tekdüze bir hayatı olan Xavier, ailesinden ilk defa ayrıldığı için biraz tedirgindir aslında. Farklı duygulara kapılır. İspanya'ya geldiğinde ise farklı kültürlerden gelen birçok Avrupalı arkadaşı olur. Zamanla onlara uyum sağlar. Exchange student olarak tanımlayabileceğimiz ve başta Fransa, İngiltere ve Hollanda gibi ülkelerden İspanya'ya gelen toplam 6 genç, aynı evi paylaşmaya başlarlar. İşte bu noktadan sonra eğlendirici ve komik hikayeler gelişmeye başlar. Biz de böylece ekrana çok hoş bir şekilde yansıyan, öğrenciler arasında yaşanan yanlışlıkları, güzel diyalogları, az da olsa okul hayatlarını ve en önemlisi ev ortamlarını seyretmiş oluruz. Bu keyifli sahnelerin sonunda, başrol oyuncumuzun bir yılı doldurup ülkesi Fransa'ya dönme vakti geldiğinde hissettikleri duygular da güzel bir şekilde aksediyor izleyiciye. İspanya'ya gitmeden evvelki Xavier ile yeni Xavier arasında keskin değişiklikler vardır artık. Barcelona'ya geliş sebebi farklı olsa bile, bu bir senelik zaman içerisinde Xavier küçüklüğündeki hayallerini tekrar yakalayabileceğini net bir şekilde görebiliyordur pekala. Oyuncumuzun bulunduğu ülkeye göre yaşadığı tavır ve duygu değişikliklerine tanık olunmalı mutlaka.
Biraz da ayrıntı verelim. İspanyol Pansiyonu'nda, İngilizce, Fransızca, İspanyolca ve Katalanca gibi dilleri duymak mümkün. Filmimizde ana karakter Xavier'i canlandıran isim Romain Duris. Güzel aksanıyla filmde göz dolduran bir başka isimse Wendy rolünü üstlenen Kelly Reilly. Bunun yanı sıra Amelie'den tanıdığımız Audrey Tautou ve filmde oldukça başarılı bulduğum Fransız Cécile De France var. Yazar ve yönetmen koltuğunda ise Cédric Klapisch'i görüyoruz. 2002 yapımı İspanyol Pansiyonu, başarısını aldığı birtakım ödüllerle de kanıtlamış aslında. En yakın fırsatta izlemenizi öneririm. Fazlasıyla seveceğinizden şüphem yok. Keyifli seyirler.
Amir Perelman'dan sonra İsrail'den keşfettiğim çok güzel bir grup Tikra Li Sihara. Tel Aviv dolaylarından. Kendilerine güzel bir arkadaş sayesinde kulak verebildim ben de. Teşekkürlerimizi iletelim burdan Gizem Altınordu'ya. Tikra Li Sihara, 6 kişilik bir grup. Çok çeşitli enstrümanlar kullanılıyor müziklerinde. Vokalleri ise harikulade. Bu enfes grupla alakalı tüm bildiklerim bununla sınırlı aslında. Kendileri şu an ne yapar, ne eder hiç bilmiyorum. O kadar debelenmeme rağmen ekstra bir bilgi bulamadım, hatta fazladan şarkılarına bile ulaşamadım. Bütün şarkılarının kaynağı My Space sayfaları oluyor. Sayfalarındaki tüm şarkılara dikkatle yaklaşmak lazım, dinleyip bir nefeslenmek şart. Ama özellikle Ktuva Leleyl Shavuot şarkısını açıp dinleyiniz derim ben. Bir de klibini eklediğim Doctor Faustus. İyi dinlemeler.
LÖSEV ve Galata Saray Store çok anlamlı bir birliktelik içerisinde şu günlerde. LÖSEV, yaklaşık 5 yıldır sürdürdüğü sosyal sorumluluk projesi kapsamında, atolyelerinde yaptıkları çalışmaların satışını, hem kendi resmi sitelerinden hem de Ispanak'ın sitesinden yapıyordu. Şimdi bunlara Galatasaray Store de katıldı. Galata Saray için özel üretilen ürünleri temin ederek bir nebze de olsa lösemi hastası çocuklara ve ailelerine destek vermiş, en azından umutlarını tazelemiş olabiliriz sanırım.
Gecenin sonunda Roma'da, Manchester United önünde kazanılan 2-0'lık net galibiyetle Josep Guardiola'nın takımı Barcelona, 3 kulvarda da şampiyonluğu görmüş oldu. Önce İspanya Ligi şampiyonluğu, sonra Kral Kupası zaferi ve en nihayetinde nirvana: Şampiyonlar Ligi sevinci. Sonuna kadar hak ettiler doğrusu.
Bu arada Messi, evet Lionel Messi "2009 Yılın Futbolusu" ödülünü de açık ara kazanır herhalde.
Serinin 3 ve 4 numaralı maçları için sanırım şunu rahatlıkla söyleyebilirm ki; Orlando, Cavs'ı nasıl yenebileceğini çok iyi öğrenmiş. Öğrenmekle kalmamış, bunu bahsi geçen 2 maç için parkede tescillemiştir. Özellikle serinin 2. maçındaki o dramatik son olmasa şu an Orlando NBA finalindeydi açık bir şekilde! Arayüzü ve parçaları dolduran çok iyi bir ekibe sahip Orlando takımı. Bunu geride bıraktığımız 4 maçta görmüş olduk. LeBron James ne kadar insan üstü bir performans gösterse de, bu bir takımı alt etmeye yetmiyor! Serinin 3. maçında sadece faul çizgisinden sayı üretebilen Hidayet, 4. maçta kendi stabil performansını göstermiş oldu attığı 15 sayıyla. Perşembe günü oynanacak 5. maç, Magic'in adını NBA finaline yazdıracak maç olabilir. Kaçırmamakta yarar var.
10 Nisan'dan bu yana gösterimde olan bir film üzerine izlenimlerimi aktaracağım. Hayır sinemada izlemedim, ev ortamı cazip geldi. Bu seneki Akademi Ödüllerini takip edenlerin sıkça duyduğu bir isim The Reader. Okuyucu.
Gerçekçi olmak gerekirse filmin künyesinde Kate Winslet ve Ralph Fiennes gibi isimleri görüp işlenilen konunun hassasiyetini de hesaba katınca The Reader'ın Oscar'da bu denli gürültü koparmasına hiç mi hiç şaşırmıyorum. Konumuza geçmeden evvel filmimimizin hayli duygusal öğelere yer verdiğini belirtelim ve hatta romantik drama şeklinde kategorilendirelim Okuyucu'yu. Filmimiz 15 yaşındaki bir çocuğun, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'da çalışan ve kendisinden yaşça büyük olan bir kadınla olan ilişkisini, gönül bağını konu alıyor. İlk bölüm biraz ağır aksak ilerliyor. Aslında bu durum filmi güçlendirici bir rol de üstleniyor. Giriş bölümünde 15 yaşındaki bir ergenin 25 yaşındaki bir kadına aşık olması, çılgınca sevişmeleri gayet güzel sunulmuş. İlk bakışta cinsellik kavramı abartılmış gibi görünse de öyle değil. Çünkü sahneler akmaya devam ettikçe, filmimizin ilk bölümüne tüm filmi saracak olan kitap kavramı giriyor. Filmin sonlarına doğru bu okuma işinin, ilişkiyi nasıl ayakta tuttuğunu ve ikili arasındaki tek bağ durumunda olduğunu da farkediyoruz.
Filmin ikinci perdesi, genç Michale'ın aşık olduğu kadının, yani Hanna'nın, bir SS gardiyanı olduğu anlaşılınca açılıyor. Bizler de bu vasıtayla Almanya'nın, Nazi hükümetiyle olan hesabını kapama derdine düştüğünü görüyoruz ekrandan. Michael Berg'in sevdiği kadın olan Hanna Schmitz'in sorgulanma süreciyle birlikte her şey ortaya dökülüyor. Bu arada Michael Berg'in gençliğini canlandıran David Kross'un muhteşem oyunculuğunu göz ardı etmeyelim. Winslett ne kadar başarılıysa Kross da o kadar mükemmellik arz ediyor filmde.
Bana sorarsanız, filmde öne çıkan durum kesinlikle aşk. Hmm belki de yanlış kelime kullanıyorum. Çünkü aşk sözcüğü de tam karşılığı değil bu filmin. Bir derinlik söz konusu. Şöyle ki, başlardaki Michael karakteri aşkın saf, temiz ve heyecanlı halini yansıtsa da sonlara doğru genç yaşında yaşadığı bu ilişkinin, hayatının ileriki dönemlerine çok derin izler bıraktığını gözlemliyoruz. Zaten yaşadığı günübirlik ilişkiler ve başarısız bir evlilik bunu kanıtlar nitelikte. Mahkeme sürecinden itibaren Michael'daki ruh hali çok çeşitlilik ve karmaşıklık gösteriyor. Filmin temeline de bu duygular oturmuş zaten. Yoksa işin Nazi-Yahudi ilişkisi fazla ön plana çıkmıyor. Çıksa bile yüzeysel kalıyor. Doğrusu da bu hem. Bir bakıma mahkeme salonunda Michael, Hanna ile gerçek manada tanışıyor. Devamında da bu tanışıklık okuyucu kimliğiyle sürüp gidiyor. Michael'in orta yaş halini canlandıran Ralph Fiennes'in, Hanna'nın intiharından sonraki vasiyeti üzerine ağlaması çok etkileyici. Göz yaşlarınıza engel olamayabilirsiniz, aman dikkat! En vurucu anlarından biri o sahne aslında. Çünkü Michael'in göz yaşlarının bir nedeni var. Bu neden de suçluluk duygusu. Hanna yaşananlardan ötürü kendini ne kadar suçlu buluyorsa, Michael da bir o kadar suçluyor kendini. Buna şüphe yok! Bir nevi filmi izlerken kafamda oluşan soruların yanıtıydı bu çarpıcı sahne. Hanna'nın, artık yaşlı sınıfına adım attığı dönemde dahi Michale'a "kid" şeklinde hitap etmesi ise inceden inceye hoşuma giden detaylardan biriydi. Hafif melankoli ve dramatik bir yan arayanların kesinlikle gidip görmesi tavsiyedir. İyi seyirler herkese.
Blog’uma kapı eşiğinden bakıp "hulen içimiz dışımız müzik olacak galiba burda arkadaş" diyenler için gelsin bu yazı. Ketçap ve mayonezden bıkanlar için hardal lezizliğinde bir film tanıtımı yapacağım. İlk sinema post'um olacak ayrıca bu. Ömrü hayatım boyunca Avrupa sinemasını baş tacı, Kore sinemasını ise kulak arkası yapmış biri olarak yazacağım bir de. Okuyacak arkadaşlar için ön yargımız olsun bu. Filmimizi yani Bin-Jip'i bendenize baya bir zaman önce öneren sevgili Tuluğ Güner arkadaşıma da bu vesileyle kucak dolusu teşekkürlerimi sunuyorum:) Tabii benim filmi seyretmem son bir ay içerinde gerçekleşti. Önerileri hemen dikkate almakta üstüme yok! Her neyse.
Vurucu etkiyi başta yapayım ben. Bin-Jip bir aşk filmi. Ama öyle sulu, acıklı, biraz da Yeşilçam tadında bir aşk filmi değil. 2004 Güney Kore yapımı bu filmi yazıp yöneten isimse Kim Ki-Duk. Altın Portakal Film Festivali için 2005 yılında ülkemize gelmiş bir isim kendisi. Kim Ki-Duk’un kendince bir sadeliği var. Bin-Jip'te çok net anlaşılıyor bu durum. Bu yalınlığının yanı sıra görsel olarak da çok güzel kareler sunuyor bize. Kendisinin herhangi bir yapımını seyrettikten sonra Uzak Doğu'ya olan ilginiz tavan yapacaktır. Uyarmadı demeyin sonra! Yönetmenimizin kısaca değindiğim bu bakış açısı bizim filmimizde de mevcut. Çok güzel bir hikayesi var Boş Ev'in. Baştan bir sarmalıyor insanı. Filmdeki ana karakterler neredeyse hiç konuşmuyor. Kimilerince anormallik olarak yorumlanabilecek bu sessizlik, oyuncuların şiirsel vücut dilleriyle yeniden anlam kazanıyor aslında. Sessizliği kıransa etkileyici bir şekilde Korece söylenen seni seviyorum cümlesi oluyor. Oyuncularımızdan kadın olanı ağzını ilk ve son kez açıyor ve bu sözleri söylüyor işte: Saranghae yo. Bonus olarak filmin çoğu sahnesini süsleyen ve genzimizi fazlaca yakan Natacha Atlas'ın Gafsa’sını iliştiriyorum eke. Hmm muadili kimdir derseniz, Sezen Aksu ayarında bir sanatçı işte. Bin-Jip'in afiş metniyle indirelim perdeleri: "Hepimiz birer boş eviz, ta ki birisi kilidimizi kırıncaya dek." İyi seyirler.